
Ehl-i Sünnet Î'tikâdı
Vehhâbî Fırkasına Reddiyeler
Tevessülü İnkâr Eden (Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ve Evliyânın Hâtırını Aracı Yaparak Allâh-u Te'âlâ'ya Duâ Etmeyi) İnkâr Eden Vehhâbî Fırkasına Reddiyeler Hacim îtibârıyla küçük, fakat mânâsı büyük olan bu
Ahmed ibnü Zeynî Dehlân
Tanıtım
Tevessülü İnkâr Eden (Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ve Evliyânın Hâtırını Aracı Yaparak Allâh-u Te'âlâ'ya Duâ Etmeyi) İnkâr Eden Vehhâbî Fırkasına Reddiyeler
Hacim îtibârıyla küçük, fakat mânâsı büyük olan bu kitabın aslı; Mescid-i Haram’da talebe-i ulûmun üstâdı, Allâme Müftî Ahmed ibnü Zeynî Dehlân (Rahimehullâh)a âittir. Kitap genel olarak Vehhâbîlik hakkındadır.
Yazar bu kısa kitabında “Tevessül (Allâh-u Te‘âlâ’dan, dostları hürmetine bir şey istemek)”, “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek kabrinin ziyâreti”, “Peygamberin ümmetine şefâati”, “Yâ Rasûlellâh!” diye ona nidâ (çağrı)da bulunmak” ve “Velîlerin mezarlarının ziyâreti” gibi konularda âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve ashâb-ı kirâmın sözlerini serdederek doğru ve isâbetli olan Ehl-i Sünnet’in yolunu savunmuş, Vehhâbîlerin sapık fikirlerini çürütmeye çalışmıştır.
Vehhâbîlik, hakîkaten fikirleri çok aşırı olan bir mezhebtir. Vehhâbîler kendi fikirlerini savunabilmeleri için o kadar ileri gitmişlerdir ki; Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ve selâm okuyanlara mâni olmuşlar, fırsatını buldukları zamanlarda da bâzılarını öldürmüşlerdir.
Arabistan’da birçok müezzinleri minâre içinde kıstırarak sopa attıklarına şâhit olunmuştur.
Hattâ Vehhâbîler, müezzin efendilerin namazlardan sonra cemâatin tesbîh çekmelerini yüksek sesle idâre etmelerine engel oldukları gibi, yerine göre zor da kullanmışlardır.
Bugün bile “Bidattir.” diye câmilere minâre yapılmasına şiddetle karşı çıkarlar, fakat minâre yerine hoparlör koyarlar; bir bidattan kaçarken başka bir bidate düşerler de, farkında bile olmazlar.
Vehhâbîler hâkim oldukları yerlerin câmilerine minâre yaptırmadıkları gibi cumâ namazının farzından önce kılınan dört rekât sünneti ve birinci ezanı terk ederler; hatîb doğrudan doğruya câmiye girer girmez minbere çıkar, müezzin de o zaman okunacak tek ezanı okur.
Bununla da kalmayarak dört mezhebin büyük sâhiplerine “Bu ümmeti saptıran onlardır.” diye küfrederler.
Hattâ ellerine fırsat geçse, büyük imam Ebû Hanîfe Hazretleri’nin kabrini yerle bir edeceklerini söylerlerdi.
Vehhâbîler, taklidi (amel bakımından Hanefi, Şâfi‘î, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinden birini taklid etmemizi) ve ictihâdı aslâ kabûl etmezler.
Bu nedenle de büyük müctehidlere küfrederler; hattâ bir gün Vehhâbîlerin reîsi olan kişinin evinde sohbet edilirken, bu konuda kendisi ile yapılan münâkaşada: “Müctehidler de kim oluyor, İslâm dînini babalarının çiftliği hâline getirmişler, istedikleri gibi hareket etmişler.” diyerek ve herkesin yapacağı ibâdeti nasıl yapacağını, inancının nasıl olabileceğini bizzât kendisinin âyetlerden ve sahîh hadîs-i şerîflerden çıkartıp hareket etmesinin şart olduğunu ileri sürünce; orada bulunanlardan birisi: “Buna göre herkesin müctehidlik derecesinde birer âlim olması îcâb eder.” dedi.
Kendisi de: “Pek tâbi olması lâzımdır.” dedi. O zaman o zât: “Bir cemiyetin her ferdinin müctehid olabilecek kadar âlim olması, hayal edilmesi bile mümkün olmayan üstün bir vasıftır. Düşünün ki kasaplarımız, berberlerimiz, terzilerimiz; hulâsa bütün esnaflarımız müctehid derecesinde birer âlim olacaklar.
Bunların hepsinin evvelce Arapça bilmeleri ve çok zekî olmaları şartı ile en az yirmi beş veyâ otuz sene bu ilimlere çalışmaları lâzımdır. Bu kadar tahsîli hiçbir sanat sâhibi yapamaz, yapsa da herkes aynı seviyede üstün zekâya sâhip olamadığına göre, istenilen derecede âlim olamaz. Böyle olunca bu düşünceleriniz pek güzel de olsa uygulanması mümkün değildir.
Bakınız herkesin müctehid olmasının şart olduğunu savunduğunuz hâlde siz bile müctehid değilsiniz; bir soru sorduğumuz zaman hemen daha önce yazılmış bir eserden öğrenip cevap veriyorsunuz. Farkında bile olmadan okuduğunuz eserin yazarını taklid etmiş oluyorsunuz.” deyince kendisi: “Evet doğrusun, mümkün değildir.” demeye mecbur oldu.
Bunun üzerine o zât: “Bir fikir ve nazariye ne kadar güzel olursa olsun uygulanması mümkün olmadığı takdirde o nazariye hiçbir değer taşımaz.” dedi.
Kendisi de buna verecek cevap bulamadığı için sustu. Vehhâbîler hakkında Arapça pek çok kitaplar yazılmıştır.
Biz burada onların yaptıklarının ve söylediklerinin pek azını sizlere nakletmeye çalıştık.
Vehhâbîlerin bu aşırı hâllerinden bahsederken bunların tam aksine Vehhâbî olmayan diğer Müslümanlar arasında da İslâm’a aykırı bâzı aşırı hâllere rastlamaktayız.
Meselâ bugünkü Müslüman kitleler arasında sapık îtikatta bir sürü kişi ve cemâatler bulunmaktadır. Hakkı bâtıla, bâtılı hakka karıştıranlardan tutun da, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat itikadına sahipmiş gibi görünüp, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’le hiçbir alâkası olmayan sapık tarîkatlara varıncaya kadar, âlimlere dil uzatmayı ilke hâline getirenlerden, İslâm inancına Avrupâî unsurlar katanlara varıncaya kadar bir sürü kişi ve cemâatler...!
Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Rasûlillâh’ı terk eden bu kişilerden İslâm’ın başı çok ağrıdı ve ağrımaya devâm edeceğe benziyor. Bu türlü yanlış anlayışların temelinde bizdenmiş gibi görünüp aslında bizden olmayan, İslâm’a taban tabana zıt olan iç ve dış uşakların çok büyük rolü olmuştur.
Bu nedenle ilim ehli olan kimselere çok büyük görevler düşmektedir.
İşte elinizde bulunan şu küçük kitap, İslâm’ın kalbine saplanan bir sürü zehirli hançerlerden sâdece birisini çıkarıp tedâvi etme gâyesiyle te’lîf edilmiştir.
Diğer birçok zehirli hançerlerin çıkarılıp, akan kanın durdurulması da, eli kalem tutan, vaaz ve hitâbetiyle Müslümanlara hakkı söylemeye gücü yeten ehl-i ilmin bir an önce harekete geçmesini beklemektedir.
Allâh-u Te’âlâ ana sütünden daha temiz olan bu mukaddes dâvâyı savunacak ilim ve mana erlerini eksik etmesin ve bizi onlardan mahrum etmesin. Âmîn!
1 Receb 1446 / 1 Ocak 2025








