Kadî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri 5. Bölüm (Nebe Sûresi 15-17) 16 Aralık 2025
16 Aralık 2025 · 124 dk
1:38:12 / 2:03:11Şu an 1:38:12 / 2:03:11
Video bölümleri
Transkript
253 satır
- 00:00
Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Nebe Sûreyi Cellesinden Kaldığımız âyet-i kerimeden devam ediyoruz Rabbimiz buyurdu, este'âidü billah Lînûhı l-cebîhebben ve nebâten Bundan geride ne buyurdu? Benze'lnâ minel mu'surâti mâ enseccâceh Orayı uzun uzun anlattık. Benze'lnâ, biz indirdik, minel mu'surâti, işte bulutlardan sıkılma vakti gelmiş.
- 01:01
Rüzgarların sıkmasının yanaştığı işte bulutlardan. Mâ en, su indirdik, yağmur indirdik, seccâceh, bolca dökülen. Orayı okuduk, baya da bir tefsir yapıldı orada. Orada, niçin indirdik? Yani şimdi lînûhrice, tekillâmın müteallâkı bakımından venzelnâh'a tealluk ediyor. Venzelnâh'ı biz indirdik, yani biz yağmur indirdik.
- 01:35
Niçin indirdik? Yağmurları, bulutları lînûhrice çıkaralım diye, çıkarmamız için. Ne sebebiyle? Bihî, o mâ en'e gidiyor. Önceki ayetteki mâ en'e gidiyor. O su sebebiyle, yani yağmur sebebiyle. Neyi çıkaralım? Habben ben Tabi bunlar nekredirler. Nekreler cins tutuluyor. cemi manası verilebiliyor, tahammülüm oluyor.
- 02:16
Habben taneleri ve nevâten bitkileri. Yani tabi burada tek bir tane ve bitki kastetilmedikine göre cins olmasına göre mânâ veriliyor. Şimdi burada buyuruyor mâ o şeyleri ki yani habbeni tefsir ediyor şimdi. Sonra ve mâ yu'telefu minet timni vel haşeyşi onların nebâteni tefsir edecek. Dolayısıyla burada levh-i neşr var efendim müretteb olarak düşünülebilir.
- 03:10
Ama levh-i neşr'e lüzum yok diyen de var. Yok diyen de var çünkü neden? Bitkileri insanlar da yiyor, özellikle şimdi yeşillikler, meşillikler, bitkiler milletin hiç yemediği veya yiyemediği şeyler faydalı diye yeniyor. Yani hayvanların yediği bitkiler mesela o var ama işte evvelin için insanlar da yiyor.
- 03:38
Dolayısıyla bitki, bitkinin insan tarafından da yendiği düşünülürse yani mâ yu'te'atu bihi şimdi mana verelim sonra konuşalım. Habben taneleri yani ne demek mâ o şeyleri ki yu'te'atu. Bu iftihar babından geliyor, kût'tan geliyor. Kût azık demektir. Yani azığında karşılığı kût mâ yu'tu bihi bedel-i insan, mâ yu'tu bihi bedel-i hayvan.
- 04:09
İnsânen ev gayr-u hasm bil insan diyor. Venkâneş şâyen fîh. Yani kût kelimesi azık demektir. Yaygın olarak insanın azığında kullanılırsa da insana has bir şey değildir. Hayvan canlılarının hepsine şamildir. Her canlının azık olarak tükettiği şeye kût denir. Kût'tan iftihar babından bu geliyor. Yani, yuktâtü, iktâte, ikteveteydi herhalde, kutbâvî herhalde olduğunu görünsün.
- 04:45
ikteveteydi, yukteveteydi, yuktevetüydü yani. Mavşeyki, yuktâtü, azık yapılıyor. Neyle bir onla? Soran bu, habben'e tâlik oluyor. Habben, tâne demek, tâne de öne çıkan tabi hıntayla şair, buğday ve arpa. Buna da arpa ekseriyetli hayvanlarda kullanılırsa da, yani burada onun için, lefr-i neşir, müretteb olarak, yani, ma yuktâtü, azık yapılan şeyler tâneye gidiyor,
- 05:25
ve ma yukşeylâki, yuntelefu, alaf yapılıyor, yulaf, Türkçedeki yulaf da oradan geliyor, alefeden, yulaf deniyor, ulef aslında, ve ma yuntelefu, alaf yapılıyor, yani hayvanlar yediğine alaf deniyor. Ondan sonra, ma da nedir? ve ma yuntelefu, nebâtene gidiyor, deniyor. ma yuktâtü, kendisi azık yapılan şeyler, onlar da buğday, arpa kastediliyor,
- 06:00
ve ma yukşeylâki, o nebâteni tefsir ediyor, yuntelefu, yulaf yapılıyor, o yulaf yapılan da nedir? minettimni, min beyan ediyor, ma'nın beyaniyesidir, minettimni, samandan ve haşişi, işte, otlardan, bitkilerden, yulaf olan, yulaf olarak kullanılan, hayvanlar tarafından, onları çıkaralım diye, biz yağmurları indirdik, buyuruyor, taneleri ve bitkileri çıkaralım diye,
- 06:36
işte yağmuru ona sebep yapmış, yağmuru yapmışsa, taneler, bitkiler çıkmıyor, taneler, bitkiler yetişmeyince de, dünya yaşanmaz hale geliyor, çünkü insanlara, hayvanlara, hepsine, azık lazım, yulaf lazım, yaşamaları için, insanın yaşaması için de lazım, hayvan da lazım olsa, yulaf olmasa hayvan kalmıyor, hayvan kalmayınca insan, et, süt bir şey bulamaz,
- 07:06
dolayısıyla et bulamaz falan, o birbirine bağlı bir düzen, belki insan da ot yiyerek de yaşar, hayvan olmasa da ot yiyerek de yaşar, belki, velâkin Mevla sistemi böyle kurmuş, onun için, Kur'an-ı Kerim'de, hayvanların yulafları, çok konu ediliyor, yani mesela işte meralar yarattım, şunları çıkarttım, şunları falan, temti olsun, yaşatma olsun, tavarlarınız için,
- 07:40
yani Kur'an-ı Kerim'de buna işaret edilen yerler var, mesela burada bile bak, ve nebatende, yine hayvanın yiyeceğine, nebatenle dikkat çekiliyor, dolayısıyla, hayvanların yiyecekleri, çok önemli, çünkü, hayvan yiyecek bulamazsa, insan ne yiyecek, çünkü insan da hayvanı yiyecek, ne et kalır, ne süt kalır yani, e tabi o, süte bağlı olan bütün ürünler de, bunun içinde, onun için,
- 08:06
habben, taneyi demek, hınta ve şair, buğday ve arpa ve nebaten bitkiler, habben nedir, ma o şeyler ki, yuktatu, azık yapılıyor bir onlar, onlar ile, azıktan, yararlanıyor, ve nebateni tefsir ederse, ve ma, o şeyleri de çıkaralım için, yağmur indirdik ki, yontelefu, hayvanlar tarafından, yulaf olarak kullanılıyor, o da nedir o ma,
- 08:34
yulaf olarak ne kullanılıyor, mesela emlettirini, saman olarak, böyle her şeyi isteyen otlar, hayvanlar otlarda, meralarda yayılıyorlar, ve yiyorlar. Şimdi burada, efendim, hayvanların, nebatları, gıdaları, bizzat veya bilvasta, süte dönüştüğü için, ete dönüştüğü için, zaten yine, insana, yarıyor. Ama,
- 09:02
şimdi bazıları da, şunu da diyebilirler ki diyor, yani, tanede de, arpa da, hayvan da yiyebiliyor, o zaman habbeni sadece insana tahsisin, bir veci yok, ve nebaten bitkiler dursun, bazı bitkiler, insanlar da yiyor bitkileri, onun için, onu da hayvana tahsisinde, bir lüzum yok hani, genel manada, değerlendirilirse, o zaman, birincisine, ikincisine, ikincisine,
- 09:34
demenin de bir anlamı kalmıyor, habben ve nebatenin, hem insanlara, hem hayvanlara, faydalı olduğu anlatılmak, isteniyor, tefsir o manada da, düşünülebilir. O zaman, o ona, bu buna, efendim, demeye bir lüzum kalmıyor. Çünkü, taneden de hayvanın yaralandığı var, bitkiden insanın yaralandığı, o manada.
- 09:59
O manada söylüyor. Bazı vecihler böyledir. Sonra neyi çıkartalım diye? Ve cennetin, cennetleri. bostanlar demektir. Bağlar, bahçeler demek. Oh! Öyle cennetler, cennetin, işte onun, nasf-ı hâli kesteyle olduğu için, habbene, vatene matuftur ama nasf-ı kesteyledir. Onun için onun sıfatında, yine nasf-ı fethe hâle çıkıyor.
- 10:33
Elfâfen, işte, birbirine dolanmış olan bostanları, bağları, bahçeleri de, çıkaralım diye. Biz, gökten yağmur indirdik. Buyuruyor. Yeni bir hadde geçti yani. Ve cennetin, elfâfen. Orası, yani vav bir kelime sayarsan, cennet. Üç kelimelik. Bir ayet-i kerime. Vav da harf olarak bir kelime sayarsan. Cennet, cennetin cevabı biliyorsunuz.
- 11:11
Cennet, ahiretteki cennet olarak biliniyor. Lakin, dünyada da hani cennet gibi, gibi tabirle kullanılıyor ama, Arapça'da, işte Kur'ân-ı Kerim'de vs. kaynaklarda da, dünyadaki bostanlar hakkında da kullanılıyor. Ama Türkçe'de, tabi Bahçe-i Bostan hakkında cennet tabiri kullanılıyor. Cennet gibi, diye teşvik yapılıyor ama Arapça'da direkt gibisiz, bostana da cennet deniyor.
- 11:45
Kur'ân-ı Kerim'de bu manada kullanıları var. Kelimenin aslı Yani aslında ahiretteki cennet, şu anda bizden mestur olduğu için, gözlü kapalı olduğu için kimse cenneti şu an göremiyor. Ehl-i Sünnet'e göre cennet şu anda mevcuttur. Ama biz göremiyoruz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem girdi, gördü, girdi yani.
- 12:07
Ama biz şu anda görmüyoruz. Onun için kelime cenneden geliyor. Cennet, cennet örtü. Setera manasına geliyor. Cennet, cennehu. İşte Kur'ân-ı Kerim'de geçiyor ya. Ondan sonra gece onu örtüyor. O zaman İbrahim Aleyhisselam'ın şeyinde okuyun.
- 12:33
örtü, örtü kapattı. Yani karanlık, aydınlığı örtü. Cennet oradan setera manasına geliyor. Onlar dolayı cennet de şu andaki dünya gözüne görülmediği için mestura manasına örtülmüş dünyadaki gözlerden. O manada setir, yani örtme şeyi şeyde var. Lügat işliyor yani. İstilah da işliyor. Lügata dönüş var yani.
- 13:01
Her zaman dönmez. Bazı lügatından kopar yani. Burada kopmamış. Oradan geliyor. Cennet de oradan geliyor. Cennet geçirdi. Mecnun, Mecnun da oradan geliyor. Çünkü neden? Mecnun aklı örtülmüş demek. Şimdi demek aklını bir şey kapattı. Yani kafa gitti demek. Hep bunlar. Ondan sonra mastarını bilmek meselenin kökünü bilmek ondan müştak ve türenmiş, türetilmiş olanları
- 13:29
anlamak da çok fayda verir. Onun için hep mastar üzerinde mastar ihtisası yapmak lazım. Kelimelerin köklerini bilirsen ondan onlarca türen var. Onlara da lügata döndürebilirsin. Lügata döndürünce bir farklı bir izah şekli geliştirebiliyorsun. Ve cenneti ama buradaki şimdi maksat şey değil. Yani bostanlar dünyadaki bostanlar.
- 13:58
Ahiretteki cennet değil. Öyle bağlar bahçeler ki elfâfen. Şimdi bu elfâfenin üzerinde çok duracak. Ne diyor orada? Efendim burada cennetlerden maksat eşcar. Yani ağaçlar, bitkiler. O zaman sanki onu da diyemiyorum ama öyle anladım
- 14:37
şimdi. Zikr-i mahal irade-i hal kabiliğinden bir şey olmuş o zaman. Çünkü bahçeleri diyor bahçeler genel manada bahçe birbirine sık dolanmaz. Bahçenin içindeki ağaçlar ve bitkiler sık olur. Birbirine dolanır. Onun için burada yani cenneti zikrediyor. eşkârı murad ediyor. Çünkü gökten su indirdik, bahçelere çıkaralım diye.
- 15:06
Bahçenin kendisine su çıkartmıyor, su ağacı çıkarıyor, bitkiyi çıkarıyor. Dolayısıyla cennet onun, bostan onun mahalli oluyor. Buradan onun hâli, hâl şeddeli. Ona hürmet. yani onda yetişen, eşcar ve nebatat kast edilmiş oluyor cennetten. Çünkü su onu çıkarıyor. Dolayısıyla burada da ağaçlar kast ediliyor.
- 15:37
Onlara niye o zaman, çünkü dünyadaki ağaçlar, bitkiler görülüyor. Orada cennet manası niye kullanılıyor? Çünkü el-Fâfen peşine sıfat getiriliyor. O sıfatla da artık onun neyin cemis olduğunu konuşacağız. Bayağı bir mevzu var orada. Herhalükârda lefifin cemisi midir, lifin cemisi midir, lüffün cemisi midir, leffânın cemisi midir, bayağı bir onu uğraşmışlar yani ne ikna etse.
- 16:03
Lakin burada maksat nedir? El-Fâf olunca mültefeten, sıkça dolanmış nebâzuha cennetlerin derken eşkâra gidiyor. Cennet burada eşkâr sevgiliyle cennet. Çünkü ağaçlarının bazısı, çünkü bostanın bazısıyla bazısıyla derse, o zaman buradaki bostan, oradaki bostanla birbirine mi girdi yani? Onun için mecbursun cennetten maksat eşkârdır deme.
- 16:37
Eşkâr dediğin zaman ağaçların el-Fâf olması anlaşılabilir bir şey. Çünkü neden? Mültefeten dolanmış bazuha, mültefeten o mültefeden zaten, iltifaftan geliyor, leffeden mültefeten yani o. Bazuha onun efendim fâili olma durumu da söyleniyor ama burada şöyle yapmış onu bazuha müptede yapmış bir bazını haber yapmış yani artık konevi veya şerzade işte.
- 17:21
Ondan sonra mültefeteni tesir ediyor diyor. Onun için atıf yapılmadı diyor. Şimdi şey de olabilir ama onu zayıf görüyorum ama fâil de olabilir benim esas anladığım oydu. Ona da sonra cevaz vermiş. Yani mültefeten birbirine dolanmış. Ne? Mültefeten fâil alırsa bazuha cennetlerin ağaçlarının bazısı neyle?
- 17:57
Bir bazının diğer bazı ile birbirine dolanmış. Bu da benim anlayan anladığım bu da yani mültefetenin altında zamir var. Mültefeten hiye cennete gidiyor eşkâr tevhiliyle. Mültefeten birbirine dolanmış ne? Hiye O zaman altına hiye koyarsan bazuha fâil olmuyor. Altındaki hiye fâil oluyor. Altındaki hiye cennete gidiyor.
- 18:21
O zamirden bedel olarak bedeli baz olarak o ağaçlardan bedel bazuha bazısı dolanmış bir bazının diğer bir kısmıyla manasına veriyor. Onu zayıf buluyor. Yani ne işimiz var bazuha mültefetenin fâili yapalım daha kolay gitsin ama öyle de şey oluyor ama bunların tercihi efendim mültefetenin tefsir için getirmiş onu.
- 18:56
Yani elfâfenin tefsir ediyor mültefeten birbirine dolanmış sık yani çok sık ağaçlık, ağaçları ve bitkileri çok sık olan cennetler. O zaman şey manasını daha doğru anlaşılıyor. Yani dünyadaki cennetler, bostanlar zaten gözüküyorlar. Niye onlar cennettesin? Setir manası lugattan irtibat kopmuş anlamında ama orada da lugata şöyle bağlanabiliyor.
- 19:25
Ağaçların sıklığından dolayı birbirini örtmüşler, arkalarını kapatmışlar. Ondan dolayı yine bir setir sıklıktan, ağacın sıklığından birbirini örtme var. Yine lugata dönersen bir örtme orada da çıkıyor. Ondan sonra mültefeden birbirine dolanmış elfâfenin tefsir ediyor. Elfâfen zaten cennetinin sıfatı.
- 19:51
Cennetin zaten happen üzerine vâvla mâ tuf ondan sonra nukricenin mefhulü. O şekilde tüzen kuruluyor. Ama o zaman bazı, direk bedel de yapmazsan, müttefettenden fail de yapmazsan, altındaki hileden bedeli bazı da yapmazsan, o zaman şunu yapıyorlar. Yani birinci manada o tercih ediliyor ne ekmesi. Bazı ağa, müftedâ olarak istiğnaf yeni başlıyor.
- 20:24
bazı ağa yine orada bir daha mahsus var, çünkü bir bazının bazının da müteallakı lazım, bazı ağa müttefün, bir bazı yine orada lazım, orada bazı ağa müptede, bir bazının bazının müteallakı mahsus, haber, bir bazının ona talip ediyor, ona taalluk ediyor. Bir bazı haber demek, o demek. bir bazının haber demek, o demek, bir bazının tek başına bağ harfiçelerle haber olmaz,
- 20:50
harfiçelerin müteallakı var, Harfiç yerin müteallakı var. Harfiç yerin müteallakına bir bazı meczuru ile ona taalluk ediyor. O mahsus müteallak haberdir. Dolayısıyla bazı o amir tefhum bir bazı, bazı o amir tefhum bir bazı haber. cümle cümle ismiye, bu cümle cümleyi tefsiriye kabul ediliyor. Yani ne demek tefsiriye kabul ediliyor?
- 21:10
Mültefete ne demek yani? Dolanmış demek. Ne demek yani dolanmış, birbirine dolanmış? Ne demek yani? Orada yeni bir cümle geliyor. Bazı ağabey bazı demek yani. Bir kısmı bir kısmıyla birbirine dolanmış. kendi içinde dolanma var. Bazısı bazen dolanmış, onun için atıf yapılmadı diyor. yani atıf yapılmadığı yani ve bazı ağa denmediği veyahut da ve müteffeden
- 21:43
denmediği yani bazı ağa bir bazı atıf yoluyla gelmemesi onun cümleyi tesfiriye olduğunu beyan etmiştir diyor. Şimdi diyor ki bu nedir diyor Elfâfen kelimesinin ne kelimedir? Neyin cemesisidir diyor. Cemâlif'in, lif kelimesinin cemesisidir diyor. Yani keciz'in, ciz'in gibi lif kelimesinin cemesisidir diyor.
- 22:18
Şimdi burada tabi bunların her birerlerinin birbirine verdikleri cevapları biz anlamıyoruz. Yani onun dedi de kime dokundurdu, kime ne cevap verdi ya reddiye yaptı. Onu tabi anlamak için tefsirler, haşiyeler vesaireler çok ilim lazım gelir. Zemahserî tabi Beyzâbî'nin boy ölçüştüğü uğraştığı tefsir Zemahserî'nin keşafıdır.
- 22:55
Tabi Nesefî de, Medârîk de onu tasvi için, itizel görüşlerini kaldırmak için yazılmış denebilir. Diğer bazı tefsirlerde bu vazifeyi yapmıştır. Yapmak için çünkü Zemahserî tefsirde çığır açan dirayet tefsirinde, dirayette pek üstüne yani adam gelmemiş. Dolayısıyla tabi sonradan son zamanda tevbe ettiğini umuyoruz.
- 23:27
Tevbe ettiğine dair kuvvetli derler var, çok hizmeti var. Çünkü ilme, İslam'a, dine, kitapla, ilme çok hizmeti var. Lakin tabi Mevla bilir artık tevbe ettiyse kabul edilir mutlaka da. Ama tabi tevbesi bizi çok şey yapmıyor, ilgilendirmiyor şu bakımdan. bize çok şey yapmıyor, ilgilendirmiyor şu bakımdan.
- 23:46
O ahiretteki halini ilgilendiriyor. Yazdığı eserlerde iatizel sıkıştırılmıştır. Ve iatizel, mutezile görüşleri, tefsirlere hafide olsa, bazen hafi bazen ceni vaziyette katmıştır, karıştırmıştır. Bundan dolayı okunmamalı, Ancak araştırması için tabi Peygamberler, Nesefîler vs. peyzamiler, nesnefiler, vesaireler, veri sünnet tefsirleri
- 24:18
er-i sünnet tefsirleri bizi bundan müstahani bırakmıştır. bizi bundan müstahane bırakmıştır. Çünkü neye müstahani bırakmıştır? çünkü neye müstehabını bırakmıştır. Zaten Zaten onunla dalaştıkları için şey olarak işaretlerle olsun, serahatlerle olsun çoğu da işaret dolu, pek isminde geçirmemişlerdir. Onun görüşlerini hem tenküte tabi etmişlerdir
- 24:40
Hem de sarf nâhivse, beyansa, bediyelse, akâisse zaten ette yapmışlardır. Diğer sarf nâhiv, beyan, bediyede de adam eşsizdir. Dolayısıyla orada da tercihler yapmışlardır. bazen tabi onu da görürsün beğenmedikleri olmuştur, falan. Bazen tabi onunla görüşürüz. Ondan dolayı bu tip dirayet tefsirlerindeki izahlı tefsirler, Beyzâbî gibilerde karşı taraf ekseriyetle zemahşeridir.
- 25:16
Ama bizim beyzâvî seçmemiz, tefsir olarak beyzâvî seçmemizdeki en büyük sebeplerden biri de odur. Dolayısıyla dirayet tefsirinde, nesefi kısa gider, nesefi kısa gider ve bu şekilde zemahşerin dediklerinin hepsine karışmaz. Mesela konu sarfla nahipse, beyansa bediise medarik girmez ki ona. Ama Beyzavi girer.
- 25:50
Yani sarfında cevap verir, kıyas yapar, tercih yapar, reddiye yapar. O bakımdan Beyzavi'nin seçilmesi yani keşraftaki usul ve üslup Beyzavi ile zaten bize aktarılmış daha güzel şeklinde ehl-i sünnet, eşari büyük bir zat, bereketli bir zat. Onun için bu tercih edilirse yani belki bir araştırmacı orada Beyzavi'nin dediğini anlamak veya Beyzavi neye reddiye yapıyor onu deşmek için
- 26:31
gerçi ona da lücum kalmıyor. Çünkü Beyzavi'nin de ona ne diye reddi yaptığını Şiha bayrağı anlatıyor veyahut da Konevi anlatıyor veya Şehzade anlatıyor. Beyzavi'nin diğer haşiyeleri de anlatıyor. E bir de zaten zemahşerinin ehl-i sünnet haşiyeleri var. Haşiyeler, hemen hemen çoğu da ehl-i sünnet, pek mutezilerden duymadım.
- 26:52
Keşafe haşiye yapanlar özellikle tıybi, teftezani, teftezani kısadır biraz ama tıybi, fütürler muhteşem ötesi bir şey. Misli görülmemiş bir haşiye. E tabi ki ehl-i sünnet olmasına sebebiyle de zaten keşafın itizarlığından bir zarar kalmaz ama dolayısıyla bizim de diyorum keşafe bakmamıza ihtiyaç kalmaz.
- 27:20
Çünkü neden? Zaten tıybi gibi haşiyelerle de keşafın kendine direkt bakmana bir zulüm kalmıyor. Beyzavi'nin haşiyeleri de Gazi Hazretleri hangi sözlerle neyi kastettiğini anlattıkları için oradan da yine bizim keşafa ihtiyacımız kalmıyor. Dolayısıyla ehl-i sünnet talebenin ve hocaların keşaflayışı olmamalı.
- 27:47
Bereketi kaçmamalı. Muhteşem ötesiyle bulaşmamalı yani bulaşmamalı. Çünkü hafi yetizenler var. Ömer Nasuh Efendi diyor ki mesela herkes anlamaz onu diyor. Bazen kabak gibi yapar. Bazen gizli deskise ile sokar. Onun için ne gereği var? Kafamızı karıştırma. Zaten ilmimiz kıt, aklımız daha kıt. Biz öbür müfesseler gibi akıllı bir adam değiliz.
- 28:18
Ne buyuruyor? Şimdi orada Zemahseri diyor. Bir tefsir yapmış. Uzaklaştırıldı. Cehenneme girdirildiyse Muhakkak fevz-i neccat doldu. Matlabının maksadına erişti. Şimdi orada tefsir yapmış yani. Tabi tam ibareyi ben şimdi pek hatırlamıyorum. 20-30 sene evvel gördüm onu yani Ömer Nasuh Efendi. Fevzen la fevze verahu bu manaya gelen bir ibare koymuş oraya.
- 29:02
Yani o kişi muhakkak fevz-i neccat doldu. Kurtuldu falan. Fevzen işte öyle bir kurtuluşla kurtuldu ki la fevze verahu onun ötesinde daha büyük kurtuluş olamaz falan. Sen de baktığın zaman tabi ki ya cennete giren kurtuldu. Daha ölüm tehlikesi kalmadı. Kabir tehlikesi kalmadı. İmansız ölmek tehlikesi kalmadı.
- 29:28
Yani cennete giren de ebedi çıkmayacak. Ölmek de yok falan. Fevzen falan çok büyük kurtuluş. Tabi ya ne kadar öleceğin azdır ya. Keşraf çok güzel yapmış falan. Ama işte o peşinde la fevze verahu. Onun ötesinde daha büyük kurtuluş yok. Daha büyük nailiyet ve mazariyet yok. Fevze esasında nâile manasındadır.
- 29:48
Nâiliyet. İstediğini elde etti manasındadır fevz-i neccat. Orada soktu bir şey. Ne soktu? Halbuki cennetin ötesinde Allah'ın rızası var ve cemalinin, ba' kemalin müşahadesi var. Mutezileye göre Allah cennette görülmeyeceği için cennete girdin ve onun ötesinde daha kurtuluş yok artık son noktaya erdin diyerek aslında orada bizim gibi mollaların
- 30:18
yarım akıllı mollaların çok beğeneceği ne güzel ibaret zannedeceği yerde mutezileliği sokmuş, el-i sünneti bozmuş. Onun ötesinde daha bir şey yok diyor. Yani Allah'ı görmek diye bir şey yok. Ondan sonra maşaAllah. Olmaz mı? Haşa, görmek var. Ama o mutezile oradan dolayı sana cennette bitirmiş kurtuluş şeyi.
- 30:41
Erişeceğin noktayı cennetle bitirmiş. Aslında bu sıkıntı. Sıkıntı e tabii onun vermek istediği sıkıntı, sen anlayacak kadar kafan çalışıyorsa sen de bozulursun, yoksa onun da ne yapmak istediğini anlamaktan kadar zeki değilsen zaten zehirlenmezsin. Yani akılsız neyi şey edecek, neyi bozacak yani. Bir şey anlamıyor ki.
- 31:08
Bir şey anlamayan neyi yanlış anlayacak? Yanlış anlamak için bir şey anlamak lazım. Ondan sonra onu düzeltmeye uğraşmak lazım. Onun için hiçbir şey anlamayanın, mevzunun harici de tutmak lazım. O zaten lügat manası, ibaret manası veriyor. Hocayım diye keşkef okutuyorum zanneder. Halbuki orada keşkef ne muhtesizlilik soktuğunu da anlamaz çünkü onu anlamak için de
- 31:30
biraz akıllı, ilim sahibi olmak lazım. Efendim Ehl-i Sünnet'i bilmek lazım. Ondan sonra şimdi burada Zemak Seri demiş ki efendim Zemak Seri demiş şimdi burada mevzu oradan yani çıkmış bunun demiş elfâfen kelimesi demiş cem'un lâ vâhidelû min lafzî demiş. Öyle cemiler var ki kendi lafzından müfredi yok.
- 32:05
Müfredi başka kelime ondan sonra cemisi olanlar var diyor. İşte evzâ demiş, ecyâk demiş onlara bazı misaller vermiş. Ondan sonra cemaat-i mütevk-i müferrekata falan böyle kelimeler var demiş bunların lafzından cemisi yok demiş elfâfenin de kendi lafzından müfredi yok demiş. Yani kelime cemidir demiş lafzından müfredi yok demiş.
- 32:36
E bunun üzerine e Kazım Beyzami de şimdi ne anlatıyor bize? Diyor ki cem'un lif'i yani bize bir ilim veriyor ama aslında ne demek istiyor? Zemek-i Şerî'yi yanlış söyledi. Çünkü Zemek-i Şerî'yi dedi ki kendi lafzından müfredi yok. Halbuki kendi lafzından müfredi var diyor Beyzami. Cem'un lif'in lif'in cemidir diyor.
- 33:06
Ceciz'in efendim ciz'in kelimesi işte eczâ geliyor efendim hürmet alanın manasına geliyor onun için eczâ geliyor. Eczâ geliyor, Kur'an'da cüz'i oynaklı geliyor. Cüz'i o geliyor. Yani biliyorsunuz var bir kelimenin birkaç türlü cemiş de olabiliyor. Burada efendim lif kelimesi sıfat-ı müşebbeğe melfuf manasına geliyor.
- 33:38
Leffe yelüfüden leffe birbirine doladı yani leffe muzafil leffe yelüfü işte mazharı leffen geliyor. Melef dosyaya melef diyorlar Araplar böyle pdf'e falan dosyalara melef diyorlar. İşte toplanmış birbirine dolanmış herhalde küçültülmüş falan. Ondan sonra fevve sıfat-ı müşebbeğe geliyor lif leffe yelüfüden yani yelüfü de olabilir belki bilmiyorum tabi bakmadım en nihayetinde
- 34:18
yelüfü de Ahmet dayı öyle okurdu ondan sonra sorarlardı niye öyle okudun öyle yakışıyor derdi. Yani diline rast gelene öyle yakışıyor derdi Ahmet dayı. Onun için o da meşhur bir tabirdir. Yani lügatta mukatta bulamazsanız öyle dersiniz. Ama iyi lügatlara bakın kamusları, nümanzurları, lisan-ı arapları, tacül-i arüsleri deşin, deşin, deşin, deşin
- 34:49
hiçbir lügatta bir şey bulamıyor o zaman dersiniz. Ama illa bulursun, bulamıyorsan sen arayamadın yani. ama bulamadın yani öyle yakışıyor dersin ne yapalım da öyle yakışıyor bir kaide yok tabi. Ama Ondan sonra fevvel liffın. Lif sıfatı müşebbedir.
- 35:05
Şimdi diyor ki cem o liffin. Liffin cemidir diyor. Şimdi lif ne şimdi? Banyodaki lif değil herhalde. O da olabilir mesela, ona lif niye dendi? Çünkü baya birbirine dolandırıyorlar, ona sıkıştırıyorlar falan bilmem ne. Kese yapsın, şey yapsın diye. Belki, belki olmaz. Belli olmaz. Bu Türkçedeki kelimelerin çoğu Arapçadan intikallidir de.
- 35:26
Bu Türkçedeki kelimelerin çoğu Arapçadan intikallidir de, şaşıyorum kalıyorum bazen, bu da mı ya diyorum falan. Kelimeyi, tabi anadan gelme, düşünemiyorum. Sonra şaşırıyorum yani, bir bakıyorum. Hakikaten Arapça ya, diyorum. Öyle çok şeylere rastlıyorum. Bu itibarla, lif kelimesi, aslında sıfatı müşebbihe de, vezin, fe-il vezni.
- 35:51
Fe-ilün. Fe-ilün vezninde sıfatı müşebbihe çok. Hazirun gibi. Fe-ilün. O zaman, yani, sıfatı müşebbihe de böyle bu şekilde bir şey yok. Dersen, aslında bu nedir? Lef-fün'dür. Yani herkesin bildiği bir vezidir. Fe-ilün veznidir. Sıfatı müşebbihe de çok müştahameldir. O, hazirun gibi. Yakızun gibi. Dolayısıyla, lef-fün idi.
- 36:17
İşte, muzaff olduğundan, kesre şey geldi, başa geldi, ilerle, lif-fün oldu. Yoksa bunun aslı, le-fi-fün. Ne demek? Dolanıcı. Sıfatı müşebbihe. Fe-ilün. İşte, o lif-fün, le-fi-fünün yani. Cemisi, el-faf gelmiş. Le-fi-fün, le-fi-fani, el-faf. Le-fi-fün zaten dolanıcı demek, el-fafen, cem olduğundan birbirine dolanıcılar demek.
- 36:47
Burada, yani şimdi bunun, lif-fün cemisi olduğuna, delil getirmeye lüzum var mı? Şairin şiirinden. Yani ayetin kendisinde de geçmiyor, lif kelimesi. Cemisi geçiyor, müfetti geçmiyor. Bu, bunun cemisidir. Demek için, işte niye? Zemahşerî, cemisi yoktur lafından deyince, Beyzavi de cemisi vardır lafından derse, o zaman Beyzavi'nin Arap şairlerinin şiirlerinden, buna bir delil,
- 37:30
istişat denir buna. Şahit getirmesi icap eder. Yoksa konu çok önemli bir konuya benzemiyor. Şiirle istişat edilmesi gereken bir durum da ortada yok gibi gözüküyor. Ama sen orada bunu Zemahşerî'nin, bu cemi değildir, lafını bilmezsen, Beyzavi'nin de bunu Zemahşerî'ye, reddiye yaptığını bilmezsen, ya bu kadar önemli mi bu konu arkadaş?
- 37:56
Cahiliye'nin veya neyse Arap'ın birinin beytinden de yani bu lif-fün cemisidir demenin diye delil getirilecek yerde miyiz? Mevzuları doğru anlayalım. Tespitleri güzel olmalı. Onun için diyor ki, Kale diyor. Kale, dediğini söylemiyor. Değil mi? Kale dedi, kim dedi? Hasen ibn-i Ali Tûsî'miş. Bu, efendim, şeylerden, Arap şiirlerinden biri de.
- 38:33
O kadar adını şey yaptık. Yani, bunlar tabii, Kale, şiir derler, geçerler. Bazen, onu da yazabilirim. Hasen ibn-i Ali Tûsî'miş. Ondan sonra, bunun şiiriymiş. Kaçta yaşamış, kaçtıdır, maçtıdır anlayamadık ama olsun. Ne demiş? O, cennetün lif-fün ve ayşün muhdikû ve nedemâ küllûn bîdûn zühru demiş. O ve nedemâ küllûn, sizde var.
- 39:11
Ekseriyetinizde. Değil mi? Diğer rızkalarda yok. Yani, Bezâminin metninde bazı rızkalarda yok. Yani, buradaki şerhlerde de, şerhlerin üstündeki metinlerde de yok. Metin, madem, sizde var. Yani, o zaten bir şey değil. Ona mana vereceğiz. Ama metinlerde burada gözükmüyor. Ama sizin metninizde var.
- 39:47
Şimdi, demiş ki, şair cennetün, işte öyle bir cennet, bağbostan ki, lif-fün, işte, işte mütteffe tüleşkar yani liffın, ağaçları sık sık birbirine girmiş, dolanmış. Yani burada ağzı-i mahsustur herhalde, şairlerin, şiirlerinin zaten kontrolü yoktur. Orada mahsuf doludur, şiir zaruretinden dolayı. onların haddi hesabı yoktur da planladığımıza göre gidelim.
- 40:17
İşte az iyi takdir edelim yani kafadan. Cennet'ün diye sap gibi başlamaz herhalde. başlamaz herhalde, işte bu cennet İşte bu Cennet, böyle bir bir bağbostan ki, bağbostan ki, liffın Lif'ün, bak diyor şair bunu kullandı diyor. diyor, ağaçları sık cennet bir bostan işte bu diyor yani, daha veaşın aşk meaş etmez, aşk yaşama bir yaşantı, bir hayat tarzı hayat tarzı falan, öyle ki
- 40:43
muğdikun yani ekdekeden geliyor, ghedeka, zaten Kur'an'da ghedek bol su demek muğdikun suyu bol manasına geliyor ekdekeden, ekdeka suyu bol oldu Muhdigûn, suyu bol. Ama hayatın suyu bol. Aişte hayat, Muhdigûn, suyu bol. O da bir istihare, kinaye oluyor. Suyun bol olması nedir? üst adden, geniş imkanlardan, çünkü su bol olursa her şey bol olur.
- 41:26
Ekmesi, pişmesi, yetiş bitirmesi falan hayat ve canlılık temboli olduğu için burada şair ne anlatıyor işte efendim bir hayat sürmüş, sürdüğü o hayatın güzelliğini anlatıyor. Hem zaman bakımından, hem mekan bakımından, hem kardeş, arkadaşlar bakımından. İşte ve nedâma, Nedimler var, Nedim'in cemisi nedâma, Nedim hizmetçiler, yanında yakın duran işte hadimler.
- 42:00
Böyle hizmetçiler de var işte artık onlar biliyorsunuz bunların ekserisi şarap meclislerinin ne diyorsun sakilleri işte efendim orada getiren götürenlerin işte efendim güzellikleri bilmem neleri, bunlar tabi fıskıh fücür meclislerinden de bahsedebiliyor, cahiliyet şiirlerinde olabiliyor. Ondan sonra, ve ne demâ hizmetçiler küllûm hepsi, bi'zûn.
- 42:31
Bi'zûn, eb yazûn'un cemisi. Bembeyazlar demek, yüzleri parıl parıl parlıyor, parlak yüzlü. Ondan sonra, Zührun efendim müşrik manasına bizun bembeyaz manasına ebyazdan geliyor zührun ezherden geliyor ezherin cevizi ahmerin cevizi humrun ezherin cevizi zührun gibi müşrikun çok parlak, parıltılı diyor.
- 42:59
Yani ne anlatmak diyor. Öyle bir hayat yaşadım ki diyor, benim yaşadığım hayat diyor, cennetin, lütfün, üzere? sık ağaçlıklı bağlar bahçeler, veaşün, muhtikun, çok sulak bir hayat, yani verimli, efendim, hem mekan bakımından bağlar bahçeler, çok... vefahlı, hem ayş yaşantı ekseri zamana taluk ediyor.
- 43:28
Bir zaman dilimi ki öyle bir hayat geçirdiğim zaman dilimi ki muhdikun çok sulak ve mümbit ve verimli, yani zaman bakımından da refahlı. bakımından da çok, efendim, imkanlı ve ne dema, bir de arkadaşlar var, hizmet edenler veya neyse yakınımızda duranlar.
- 43:49
Onlar da dolayı çok şanslı, çok güzel, uyumlu, birbirine işte destek olan veya işte birbirinin zevk almasına sebep olan, artık zevk helalinden, mağaramından, mağaradan. ama kullum o yanımızdaki arkadaşların hepsi de bîhun, bembeyaz, zührun, ezher yani müşrik, parıl parıl parlayan efendim, kimseler. Böyle arkadaşlar, yani öyle bir hayat yaşadım ki diyor,
- 44:16
hem ortamların bakımından hem ortam arkadaşların bakımından. hem bulunduğumuz mekanlar bakımından hem yaşadığımız zaman dilimi bakımından her zaman çok mutlu, mesut, dört, dörtlük diye yaşadığı bir hayatın şair vasfettir. Bize ne bundan arkadaşlar? Ne anlattın o zaman? E ne anlatmayayım o zaman? Mübarek Venedama sizde olmasaydı orayı zaten es geçecekti.
- 44:44
E Venedama sizde var diye oraya mana vermek zorunda kaldım yani. Yoksa benim rızkalar da yok. Şeyhlerde var. Metinlerde yok. E onun için ne lazım bize? İşte ne lazım? İşte Zemak-ı Şerîf olmasaydı Beyzâbî zaten Cemu'l-Liffîn derdi, herkes de kabul ederdi, geçerdi. Ama şimdi Beyzâbî Cemu'l-Liffîn deyince Beyzâbî'ye diyor ki birileri Zemak-ı Şerîf'in
- 45:08
lafzından müfredî yok dedi, sen bunu nereden çıkarttın? Şimdi Beyzâbî bununla muhatap olduğu için şairin bilmem ne hayatından şiir getirerek bize ispat etmeye uğraşıyor zavallı. Ne yapsın Beyzâbî? Rahmetullahi aleyh, kabre durasın. Amin. Anladınız değil mi? Tamam. Ev yahut lefîfin, ya mübarek ha bu lefîfin dede şairin şiiriyle bizi uğraştırma,
- 45:38
lefîfin dediğin zaman da yine lafından müfredi var. Yani işte ya, öbür halde geçemiyoruz arkadaş ya. Ama olsun Beyzâbî, Beyzâbî'nin ne yapacak? Biz de işimize bakacağız yani. Ev yahut lefîfin, cem-i lefîfin yahut da lefîfin cemiydi. Lefîfin cemine istişat lazım değil herhalde. Onlar da diyor ki Şerîf'in, Şerîf Eşraf geliyor cemisi diyor.
- 46:07
Sırayı fail olarak. Elfâvenin lefîfinde, lefîfenin elfâk diyor. Onlar istişat falan şey yapmamış. Çünkü neden? Bulmuş bir Şerîf, Şerîf Eşraf geliyor diyor, lefîf elfâk geliyor diyor. Ama lefîf elfâk gelmesinde zorlandığı için istişat lazım geldi. Ev yahut da Allah Allah, neymiş bu ya? Lüffin yani cem-u, hep oralarda ev lefîfin, niye fin okuyorum?
- 46:40
O şeye mâtuf, lefine, yukarıdaki lüffine mâtuf. Lüffine mâtuf olduğu için lüffinin başında da var, cem-u muzaffar. Onun için, cem-u lüffin, ev cem-u lefîfin, ev cem-u lüffin. Yani onun için hep este okuyoruz onları. Başında cem-u'ya mâtuf olduğu için. Cem-u'nun muzaffin ileği olan lüffine mâtuf olduğu için.
- 47:04
Öyle yakışıyor diye okumuyoruz yani. Ev yahut da lüffin, lüffinin cemisidir. Bu lüff neyin cemisidir? Lüff nereden çıktı ya? Lüff'te cem-i leffâ-e leffâ-e diye bir müfret var. Tamam mı? O leffâ-e müfretinin lüffin diye cemisi var. O lüffinin de cemisi el-fâ-fâ. Yani ne oluyor o zaman? Cem-u'l-cem'i oluyor.
- 47:36
Yani el-fâf bu duruma göre ne oluyormuş? Cem-u'l-cem'i. O lüffin cemisi lüff, leffâ-enin cemisi el-fâf oldu, cem-u'l-cem'i. Bunun örneği var mı arkadaş ya? Var abi, çok da güzel. Nereden var? kehadrâ-e ve hudrin ve ehdârin Allah Allah, ne güzel bu Arapça ya. Geniş yani. İstediğin kadar türet de üret.
- 48:10
Bir mastar bul, yamul. Mastardan git. Acayip bir dil. Onun için hiçbir dil ona, topuğuna yetişemiyor. Şimdi ne oldu burada? Leffâ'yı bulalım şimdi, müfreti bulduk. Leffâ, khadrâ gibi. Khadrâ, yeşil. Khadrâ, ehdârın şeyi. Khadrâ. Khadrâ müfret mi, müfret. Burada da leffâ, müfret. Khadrâ'nın cemisinde hudur, tamam.
- 48:42
Burada da cem'i lüff. Lüff, sün. İki f var burada. Lüff, sün. Khur, run. Peki lüff'ün cemisinde dedik, el-fâf. Var mı? Var abi, ehdâr var bunda da. Ehdârin. Tamam mı? Arkadaş bu lügatları ilk çıkarana da biraz tabi onlara da hesap soramıyorsun ki. Yani şöyle, o zaman zincirleme trafik kazasında mağlul olursun.
- 49:12
Neden? Herkes bir yere gitti, tamam da bunun ehdâr diye cemisini nerede gördün abi? O orada, bu burada, illa bir yerde dayanacak yani. İşte o dayandığı zaman o ilk söyleyen nereden söyledi işte. Mesele bu yani. Ama geçmemek lazım. Değişmemek lazım. Yani, Yani mütedavel olan lügatlardan yeter. yeter.
- 49:38
Ama ben lügat meraklısıyım hastalık derecesinde, çocukluğum öyle geçti. Onun dibinin dibinin dibinin dibine, çünkü o kelimenin ilk lügatıyla bu manaya gelmesi arasında bazı kere yetmiş tane münasebet var. Kolay, yani bazı öyle. Ama bazı çok hafif. Vezin, evzan, yani bu vezinler meselesi standart da yok.
- 50:32
Bir bakıyorsun, kaideler konmuş, tamam ben bu kaidelerden gidiyorum hacı abi, sorun var mı? Yok. Bir şey geliyor, kaideye uymadı diyor, o diyor, ca ala gayril kıyas diye. E şimdi ne diyeceksin abi? Ala gayri kıyası da varmış. O zaman ben ala gayri kıyasları nereden bileceğim? O zaman lugavilere, lugavilere bağlı kalacağım.
- 50:58
Çare yok. E bundan da mutluyuz, memnunuz. Çünkü onlar hakikaten gidebildikleri yere kadar gitmişler. Biz zaten oralara kadar da gitmeye meraklı da değiliz. Biz böyle yakışıyor diye geçiyoruz. Öyle olmaması lazım. Bu kelimeye bu mana verilince, neye göre verdik bunu ya?
- 51:19
Şimdi aynı kelimenin 5-6 tane manası var. Aynı fiilin 5-6 tane, mastar, mastardan değişmeleri var. O mastar değişiklikleri adamları ne yapıyor? Helak ediyor. Çünkü ne helak ediyor? O bir mastarından çıkıyor. Her fiile, her yerdekine aynı mastardan mana veriyor. Halbuki her yerdeki aynı değil. Gale. Değil mi şimdi?
- 51:44
Gale. Dedi. Her yerde dedi değil işte. Gale kızdı da var. Gale dedi, gale kızdı. Sen galenin mastarı, gavlenden getirirsen işi, her yerdeki gale, gavlenden gale dedi yaparsın. Ama galenin gayleni de var kardeşim. Anladın mı sen? O zaman ne olur? Kızdı olur. Gale inni ili amelikum minel galin. Mevlana buyuruyor, gale dedi, inni ili amelikum, ben seni ne yapacağım, minel galin.
- 52:17
Yani kızanlardan. Bu kızın manası. E şimdi onun için, nereye kadar ilmin gelse, asla ihata demezsin. Başka her lisan hakkında, İngilizcesi, Fransızı, Mühim Emresi, Türkçesi, her lisan hakkında şunu kesinlikle söyleyebilirim, az çok bir şeyler bildiğime göre, tecrüben var, ihata edemeyen birileri olabilir.
- 52:46
O dili ihata eden birileri olabilir. Ama Arap dili ve edebiyatını, ihata ettim diyenin anlını karışlarım. Bence Beyzavi de ihata edememiştir, Zemahşeri de ihata edememiştir. Çünkü Arap lisanı acayip bir şey. E hatası, yani ancak işte Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem öyle dünür mü vesaire her şeyi Mevla bildiren insanlar onu konuşmuyor.
- 53:03
İhatası, yani, ancak işte Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ledunilme vs. her şeyi Mevla bildiren insanlar, Onu konuşmuyor. Yoksa bu nasıl bir şeydir ya? Bir aslanın yedi yüz ismi var ya. Bir aslanın 700 ismi var ya, her şeyin, bir fiilin, bir aynı kelimenin, bilmem ne kadar mazları var, her mazlara göre şey değişiyor, bu mübarek istimali ne manada, bilmem ne.
- 53:31
Onun için Hazreti Kur'an, lisan-ı Arapi ile inzal buyuruldu. Onun için diğer kitapların hıfız sözü, muhafaza sözü verilmedi. Onlar lisan-ı Arabi üzere değildiler. Aramiceydi, İnce-i Tevrat, İbrâniceydi. Muhafaza sözü verilmedi. Ama bi lisanin Arabi-i Mübin bu mübarek lisanın fazileti, efdaliyeti Hazreti Kur'an'ın da korunmuşluğuyla örtüşüyor.
- 54:01
Birbirine münasip düşüyor. Misli yok. Misli getirilemiyor. Hem fesattan, hem belâattan, nereden gidersin? Kur'an-ı Kerim misli getirilemiyor. Herkes kendi tuttuğu vecihden giderse, o noktadan işi çözer. Her seni bilebilen ne mutlu. Hiçbir yönden misli getirilemiyor, hiçbir yönden. Onun için müfessirler böyle detaylara giriyor.
- 54:27
Bu detayları görünce, daha bundan da daha ne kadar detaylar var, bir de şerhlere baksan, şerhler daha şeyler de, bir de bu Beyzâbî'nin metni bu ya, bir Elfâfen'de şu ana kadar, dört tane mühlet buldu. Şimdi bir şey daha çıkartacak, o hepten alâgâil-i kıyas. ev, yahut da diyor, hadi bakalım şimdi, mülteffetin, yine başında ne var?
- 54:59
cem'a, mülteffetin, ya da diyor, mülteffetinin cem'isidir, diyor. Hoppala. Yani, lif, lüf, leffa, anladık. Niye anladık? Elfafta ne var? Lefefe var. Lif'te lefefe var, lüf'te lefefe var, leffa'da lefefe var, yani iki fa bile.
- 55:25
Şimdi tamam da mülteffetin de acayip. Şimdi tam da mülkeffetinde hacı ağabey. Ne diyor? Mülteffetin mi, müteleffetin mi? He? Sizin metin yanlış mı yazmış? Sizin metin? Müteleffetin. Sizde te önce, değil mi? Bakıyorum. Kiminki doğruya bakıyorum şimdi. Yok, mülteffetin, yani şerhler, mülteffe üzerinden gidiyor şerhler.
- 55:57
Demek ki orada başka hatası olmuş. Düzeltin onu. Ev, mülteffetin. Ben sizinkini niye bastırdım önüme aldım? Siz orada sükut duruyorsunuz, ben oradan okuyorum, benim okuduğumu kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Kalmayın. Deyin ki burada böyle yazıyor kardeşim. O zaman çözelim meseleyi. Hangisi doğru? Mülteffetin doğru.
- 56:22
O yine cem'u mülteffetin, mülteffetin kelimesini cem. E şimdi burada bir mesele var. O da nedir? Deminki üç müfredini, lafzından müfret buldu, üçün dediğin mastar, lefefe vardı. Ama şimdi ne oldu? T var. Arkadaş, mülteffetin, iki tane t var. Yani bu iftihalden gelmiş, iftihal babına geçmiş, ilteffeye, ilteffeden mülteffetin olmuş.
- 56:56
Burada ne var? İki tane t var. Sen diyorsun ki mülteffetin'in cem'isi elfaf geldi. Hiç mülteffetin'in cem'isinin mülteffat gelir. Mülteffetin mültefretani, mülteffat gelir. İşte kıyaslıyorum ya. Hadi bakalım şimdi. Mülteffetin'in cem'isi de elfaf olabilir diyor.
- 57:16
Şimdi bak. Bu nasıl olur? O zaman da diyor ki, bi hazfiz zeva'idi. O nasıl iş ya? Zaideleri hasfedersin diyor. Zaideler ne demek? Mülteffetin de diyor, iftihale geçtiği için diyor, t zaide oldu diyor. Aslında bunun sülasesinde lefefedir diyor. Sülasesi lefefe itibariyle mülteffetin'den onu cem'i yapabilirsin diyor.
- 57:43
Niye? Cem'i yapmadan evvel zaidelerini hasfedersin diyor. Allah Allah. Şimdi, mantıken, ne demek lazım? Zemakşeri ne dedi? Cem'un la vahide lev min lafzi. Cem'idir ama lafzından müfredi yok dedi ya. Bezavide üç tane müfret buldu ona ya. Zemakşeri de yak içişi eder ona belki bilse. Ama, bi hasfiz zevaid mülteffetin'in cemisini
- 58:11
Zemakşeri demiş ki, ve cün ve cihün çok doğru bir vecih demişler. Lafzından müfredi yok dediği için min gayri lafziyi müfret onu kabul ederim demiş. Çünkü Zemakşeri zorlu olanın adamı yani. Müfret bulursan iş kolay olur. Mesele zorluk çıkartmak lazım yani. Müşkilat çıkartmak için ne yapmak lazım? Bi hasfiz zevaidi kaidesini işletmek lazım.
- 58:35
Zevaidi hasfeder. Zevaidi hasfetmek nereden çıktı ya? Şimdi, burada bir kaide söylüyor. Metinde hiç bu yok. Ama ben şimdi buraya, zevaidi hasfedersin mülteffetin'den iki tane alırsın, lefefeye döndürürsün oradan efendim şimdi kuşa benzedi dersin. Ondan sonra elfafı müfredi yaparsın yani. E şimdi tamam da ben öyle bir ders okutma mantığım yok.
- 59:00
Zevaitleri hasfetmişler. E nasıl oldu yani? Oho! Efendi Hazretleri ne anlattı? Kattesallâhu aleyhi ve sellem. Kâlenin ilanına döndü yani. Götürdü ya şimdi çocuk kaçıyor, kaçıyor. O anası aldı yine hocaya götürdü. Ya buna ne zor geliyor hoca efendi? Biraz kolaylık bir şey yapın. Yavrum sana ne zor geldi diye.
- 59:21
Kâlenin ilanı çok güzel geldi. Ulan ne zor geldi sana dedi. Kâlenin aslına kadar öyleydi. Bak kaçtı elif geldi. Kâle oldu dedi ya. Zorlanma dedi. Gel otur medresede dedi. E şimdi bir hasfet zevaidi. Zahidelerin hasfiyle mültefetinin cemisi elfaf geldi. Bunu bu şekilde konuşmak ibare okumaktır. Ve ibareye lukat manası vermektir.
- 59:46
Bu asla bir ders okutma mantığına uymaz. Çünkü neden? Varmışsa nasıl oluyormuş o? Öğrenelim. O da neymiş? Şimdi size onun hakkında ibareler okuyarak anlatmaya çalışayım. Dört kişinin burada keşraf dedi ki diyor, ve cün ve ciğün dedi diyor. Halbuki diyor, la nazıra lehu dediydi diyor. Yani kaçtığına düştü diyor.
- 1:00:49
Ama bence kaçtığına düşmedi o. O başka türlü olursa, min laf zihid ediyor o. Bir hasf-ı zevaydi yine lafzından oluyor gerçi. Çünkü neden? Zevaydi hasf etsen de, zevaydi hasf edince lafızın aslına dönüyor. Oradan kaçtığına düştü de biraz yakışıyor.
- 1:01:05
Şimdi burada tasğîr-u terhîm diye bir kaide çıkartmışlar. Bu sabit diyor. Yani terhîmlerde kısaltmalarda musaghar yapmak. Musaghar yapmak, yani kelime-i terhîm işte münadana terhîmi caizdir falan. Onların az çok terhîmleri biliyorsunuz. Terhîm yaparsan diyor, terhîm yapılırken onu musaghar yaparsın diyor.
- 1:01:32
Bu var diyor. Ama cemîde diyor, yani cemî yapmak için onda pek kaidesi yok diyor. Terhîmin tasgını neymiş mesela? Bir isimden önce zayideleri hasf ediyorsun diyor, sonra diyor, onu tasgır yapıyorsun diyor. Mesela şimdi bu duyulmuştur diyor. Ama diyor, nahifçilerden şu duyulmamıştır ki diyor, ismin zevaydini hasf edeceksin, sonra kalanın üstüne cemî kuracaksın.
- 1:02:07
Bu hiç işitilmemiş bir şey diyor. Yani şerhler. Onun için onu kıyleyle aldı, en sona bıraktı yani. En sona bıraktı. Şimdi şunu dediği şu mesela, Ahmet. Şimdi Ahmet'i tasgır yapsa, Muhaymit mi yapacak? Bu sefer Ahmet'ten zayid ne var? Orada hemze var. Hani kökü mastarda yok ya hemze. Zayideleri hasf ediyor, yapıyorum, hümeyd.
- 1:02:37
Mesela Mahmut'un tasgırı nedir? Muhaymit mi olacak? Anladın mı? O zaman ne yapıyor onu? Mahmut'un tasgırı da hümeyd gelir. Çünkü neden? Orada zayideyi hasf ederse, zayideyi hasf ettikten sonra onu musakar yapma işleyen bir şeymiş. Burada işliyor. Yani acayip bir şey. Esvet, nasıl yapacaksın diyeceksin, süveyt yapıyor Esvet'i.
- 1:03:15
Muharac, Muharac'ı tasgır yapsa hümeyd yapıyor. Çünkü neden? Haraciyet döndürüyor ya, mim gidiyor. Zayideyi gönderince mastara geliyor, mastardan da zaten tasgırda bir yağ geliyor, tasgır yağsı. Oradan kelimenin Muharac'ın me'si gitti, hümeyd. Esvet'in e'si gitti, süveyt. Ahmet'in emzesi gitti, hümeyd.
- 1:03:37
Mahmut'un me'si gitti, Vav'ı gitti, Ham'da döndü, oldu yine hümeyd. Böyle bir şey var. Ama cemilenme işi, ya onun üzerine de bir de cemi kurmak, o diyor, pek görülmüş bir şey değil. İşte öyle olursa, o zaman diyeceksin ki diyor, alâ hilâfil kıyâs. Ama burada söylüyor.
- 1:03:59
Şimdi mesela, ve'ersenne riyâhe levâkıhâ biz rüzgarları aşlayıcılar olarak göndeririz. Rüzgarlar aşlıyor ya, tohumlar oradan oluyor, rüzgardan rüzgara, ağaçlar birbirini aşlıyorlar. Acayip acayip aşlamalardan ürünler çıkıyor biliyorsunuz. Ekşi erikin polenini rüzgar götürüyor tatlı eriğe. Tatlı erik mayhoşlaşıyor.
- 1:04:21
Tatlı şey oraya gelse ekşi erik biraz daha tatlanıyor falan, pişman. Neler oluyor neler tabiatta. Mevla buyuruyor, rüzgarları biz aşlayıcı olarak göndeririz. Levâkıh. Şimdi mesela levâkıh kelimesi olarak, vefk-ı kıyas, lâkıhatünün cemisi. Levâkıh kelimesi. Ama mesela bakıyorsun tefsirlere veyahut da lügattere levâkıh cem'u mülkıhatin
- 1:04:52
mülkıha, çünkü elkâha, if'alette geliyor, ilkâhta, aşlamak, ilkâh bu sefer ne oluyor, mülkıhatin, aşlayıcı mülkıhatin, mülkıhatani, levâkıha işte bu ne, kaidesi bi hasfiz zevâidi zaideleri hasfediyor, çünkü neden? mülkıhatindeki zaideleri hasfedince, mastar levâkıha, e zaten cemici levâkıha burada da aynı oldu diyor, mülteffeten zaideleri hasfetti,
- 1:05:23
levfe döndü, levfe dönünce elfafta cemisi gelir diyor ama burada bunu bi hasfiz zevâidi diyerek alâ vefkıl kıyas, kaideye uygun gibi gösterdi beyzâbî bi hasfiz zevâidi ev cem'u mülteffetin ya da mülteffetinin cemisidir ne, nasıl olur ya? bi hasfiz zevâidi olur diyor ama şerhler de diyor ki bi hasfiz zevâidi olur ama musaggârlarda kıyas üzere olur musaggârlarda görülmüştür
- 1:06:01
ahmettehumeyd, mahmudtehumeyd, muhraçtehurec görülmüştür musaggârlarda, müfretlerde görülmüştür bi hasfiz zevâidi yapar, taskıra çevirir ama bi hasfiz zevâidi yapıp cemi yapıldı diyorsun sen o zaman sen bi hasfiz zevâidi diyorsan ben de diyorum ki diyor alâ hilâfil kıyas o zaman ben de diyorum çünkü neden?
- 1:06:27
bi hasfiz zevâidinin kıyasında cemilenme yok müfret al oradan, cemiye çevir o yok, musaggârda var derim diyor bunu da anlatmak icap ediyor herhalde misaller verdiler yani hakikaten bu şerhler olmasa burayı da çözmek mümkün değil evet peki diyor o zaman işte ahmetehumeyd yaparsan adam adamın adını humeyd zanneder bir de o mesele var
- 1:07:00
şimdi râvî ahmet ama râvî hakaret edecek ahmet çık dedi gidecek yani şimdi ahmet dedi ki dersen râvî hâlâ ahmete bu şimdi ahmetin musaggârı yapmış ama niçin yapmış acaba dedi ki an humeyd bu sefer bütün millet ne diyecek râvîsi humeyd halbuki humeyd değil ki râvîsi râvînin adı humeyd değil râvînin adı ahmet bilmem ne yani görelevi midir bilmem trabzoni midir
- 1:07:34
neyse ne ahmet bilmem ne hakaret için söylemiyorum yani ileride bir vasfı var felan ahmet yani ama adam şimdi ahmete bir hasfiz cevahit musaggâr yapmış maksadın ne acaba hakaret içindi yaptın onu humeyd tamam da adam râvî humeyd zannedecek bu sefer adam diyor ki kardeşim bir hasfiz cevahit tasgır yaparsan humeydi mi kastediyorsun ahmetin humeydini musaggârını mukastediyorsun
- 1:08:04
mahmudun musaggârını mu bu sefer ne olacak alimler ona da cevap vermişler niye karışıklık olura bakılmaz diye itibar edilmez diye olursa olsun mu demek istiyorsun yok olursa olsun değil diyor okuyan hoca olsun diyor her yerde bir karine olur karinenin delaletine güvenildiğinden bu yapılır bizimki ahmeti zor okuyor zaten humeydin ahmetin musaggârı olduğunu nereden karine
- 1:08:38
bulacak ya böyle çok büyük alim olursan karinelere göre anlar diyor ya ya sen ahmeti humeyde çevirmişsin kardeşim ya kim onun ahmetin musaggârı olduğunu anlar işte bu gel içinden çık karinelerin delaletiyle orada karışıklık olmaz diyor sana göre olmaz bana göre olur yani kaydeder böyle bu mübarekler bu işlerin adamları yani dolayısıyla geldik şimdi inne yevmel fasli kâne mikâta
- 1:09:14
efendim muhakkak fasıl günü yani hakkı batıldan ayırma günü haklıya haksızdan ayırma günü kâne oldu mikâta şimdi bu mikatta bir acayip kelime bir de burada meseleler var şimdi geçiş münasebet ve ki ne diyelim diyelim ulema şöyle buyuruyor Mevla Teala buraya kadar ne buyurdu ammetesâlûn âninnebûl-azîmîn lezîmûn fî muhtelifûn iftilaf ettikleri haber neydi
- 1:10:04
bağıstı diriltilmeydi kimisi var diyordu kimisi yok diyordu ondan sonra ama haberin içeriği yani ihtilaf edilen konunun muhtevasının öldükten sonra dirilme olduğunu biz nereden anladık karinelerden anladık değil mi buraya kadar diriltilme kelime olarak geçti mi kıyamet geçti mi haşır geçti mi neşir geçti mi geçmedi dikkat etmediniz mi
- 1:10:40
ammetesâlûn âninnebûl-azîmîn lezîmûn fî muhtelifûn kellâs-i alemûn sümme kellâs-i alemûn bu beş ayette tehdit de içerikli sonunda ikide tehdit varıdı oldu buralarda büyük haber tartışılan konu müspit var nâfi var münkir var anlaşıldı ihtilaf olduğuna göre ama konunun içeriğine dair ayetin kendisinden bir şey anlaşıldı mı beş ayetten anlaşıldı mı bir şey anlaşılmadı
- 1:11:12
biz onu nereden çözdük ammeden evvelki surenin adı neydi vel-murselât ki ahiret ve mahşer konularının murselât suresinde işlenmesinden farkederseniz ilk derste bu konu nereden münasebet kuruluyor bir önceki sureyle dedim ve murselâtın sonunda kıyamet ve ahiretten bahsedildiğinden peşinde de bu sure gelince nebeler kıyamet hakkındaki haberler
- 1:11:52
zaten tabi tefsirler var zaten orada ayetin hadis-i şeriflerinde insanlar var aynı dava müfessirleri karıştırmıyorum şimdi ayetin zahiri lafzından elem necâli azam mihadenden başladı yeryüzünü döşek yapmadık mı dağları çift kasık yapmadık mı sizi çift çift yaratmadık mı uykunuzu istirahat yapmadık mı geceyi elbise gibi bürüyen yapmadık mı
- 1:12:18
gündüzü mâşet temin edeceğin zaman yapmadık mı üzerinize yedi kat muhkem gökler yapmadık mı efendim gökte parlayan tutuşmuş kandil güneş yaratmadık mı sıkılan bulutlardan dökülen sular indirmedik mi hapveler taneler nebatlar bitkiler çıkartalım diye sık bu ağaçları sık bahçeler yaratalım diye bunları yapmadık mı geldik mi buraya kadar herhalde tercümede atlamadığımı düşünüyorum
- 1:12:47
atlamadan geldik tercümede şimdi elem necâli azam mihadenden yeryüzünü döşek gibi yapmadık mı itibaren ve cennetin elfâfâya geldiğimiz bu noktada sık ağaçlı bahçeler yaratmak için su indirdik bu arada kıyametten bahsedildi mi diriltilmekten bahsedildi mi yine bir şey haa buraya kadar ne anlatılmış oldu elem necâli azam mihadenden beri mevlana bulmuş oldu
- 1:13:21
ihtilaf edilen o büyük haberin muhtevası nedir dirilmek kimisi var diyor kimisi yok diyor şey hakkında bilirsiniz fena bu kastedildiği anlaşılıyor o kesin orada nebel-i azimin hakkında nebel-i azimin ne oldu öldükten sonra diriltilme olduğunda ihtilaf yok yok ama ayetin lukat ve zahiri manalarında da sarahat yok ondan sonra da gelen ayetlerde niye geldi bu ayetler şimdi
- 1:13:53
biz yeri şöyle yapmadık mı göğü böyle yapmadık mı güneşi yaratmadık mı falan filan ayetlerini sert etti varlığına birliğine eşsiz gücüne kuvvetine kudretine delalet eden ayetleri peş peşe niye getirdi niye getirdi işte dirilmeyi inkar edenler aklınızı başınıza devşirin ben kimim dirilmeyi ispat eden dirilteceğim diyen Allah'ım celle celaluhu sizden biriniz mi
- 1:14:25
bunu vaat ediyor da siz istimad ediyorsunuz olur mu böyle de şey sen nasıl yapabilirsin bunu kime diyorsun sen bunu hele mi Neccariler zamanı yeri göğü şu bulutu güneşi bütün her şeyi ben yönetmiyor muyum ha o zaman kime konuştuğuna dikkat et dikkat et ben diyorum ki sizi dirilteceğim
- 1:14:51
şimdi madem büyük haberden, ihtilaftan herkesin buna inanmadığından, kimsenin bunu reddettiğinden bahsedildi ve onlar tehdit edildi, se'alemûn, sümmeke'l-lâ se'alemûn ile tehdit edildi peşine Allah-u Teala'nın kullarını diriltmeye kadir olduğunun delillerini serdetti onlar bitince, münasebet ne? münasebet sadede gelelim yani, sadet ne?
- 1:15:22
anine beylâzîm ellezîm fî muhtelifûn en büyük haber dirilme var kıyamet günü diriltilecek ya etraftan dolaştık geldik e şimdi sen benim bu kadar güçlü olduğuma inandın mı? inandım, bunları ben yaptığımı kabul ediyor musun? etmiyorsan yapanı göster, başka yapma kendi kendine ne oluyor diyorsan, tımarhanede bile yerin yok, öyle manyakları almıyorlar
- 1:15:47
e kendi kendine olmuyor, yapanı göster kimse sahip çıkamıyor, ben yapıyorum o zaman tamam sen yapıyorsun, ben bir şey demiyorum e tamam ben bunları yapıyorsam inne yevmel fasli kâne mî gâte kıyamet gününde yapacağım yevmel fekûsû sûri fe te'tûne effâce
- 1:16:07
şimdi sûra üfürülünce fevçuv geleceksiniz, nereye geliyorsun hacı ağabey? işte diriltilerek geliyorsun ruhlar geliyor demiyor orada ruhların gelmesinden bahsedilmiyor ruhlar zaten ölmüyor, ruhlar zaten geliyor, gidiyor, devamlı geziyor, dolaşıyor orada sûra üfürüldükten sonraki gelmekten ne kastediliyor?
- 1:16:28
ruhla beden çiftleşiyor ve'izen nüfûsü zübvicet ruhlar evlendiriliyor, çiftleştiriliyor burada nefis ruh mağazasına ve'izen nüfûsü zübvicet yani bil ebdâni ruhlar bedenlerle tekrar birleştiriliyor beden toprağa gömülüyor çürüyen çürüyor, çürümeyen çok az var çürüyen, yüz kilo gömülen adam bütün parçalan toprak yiyor bir kuyruk sokumu kesin hadis-i şerif sahile sabit
- 1:17:00
tek o hücre kalıyor diriltilmeyeceği zaman birinci sûra üfürüldüğü zaman iki sûr arasında birinci sûr öldürülmek için, ikinci sûr diriltilmek için aralarında kırk sene var yani kırk sene mi kırk gün mü orada ihtilaf ettim ibareye, şamileye bakabilen varsa ve beynel nefhateyn diye yazın ve beynel nefhateyni erbeûne diye yazar hadisi buldum da günü söyleyeyim ne diyor?
- 1:17:39
tamam kale ebu yâbâver erbeûne yevmen kale râzıyallâhın ebeytû kale erbeûne seneden işte bak kale erbeûne şehrân işte ben ne dedim son kelimem çok uydu kırk dedim ya arada kırk var dedim en son bunlardan haber bekliyorum haber de böyle geldi yine kırk, arada kırk var yani dediler ebu ureyreye kırk sene mi?
- 1:18:06
diyemem bir şey dedi kırk ay mı? kırk gün mü? diyemem bir şey dedi yani Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den erbâbın duyduysa kırk artık o aradaki kırkın bak bunu ben tabii benim de kafamda işte kırk sene diyemedim işte o kadar sohbet ettim bu konuları diyemedim işte o kadar kitap baktım
- 1:18:29
şimdi kafamda kalmamış kalmadığına göre açık hesap kalmış orası kırk iki nefka arasında kırk var ama tabii kırk gün oluyor kırk sene gibi geçiyor Deccal'ın günleri Deccal'ın dünyayı dolaşacağı kasıp kavuracağı günler kırk gün kırk gün ama nasıl gelecek o kırk gün insanlara kırk seneden fazla gelecek hani bazı kere zor zamanlar uzun geçer mutlu zamanlar kısa geçer
- 1:18:57
beş gün mutlu olursun beş dakika gibi bitince üzülürsün beş dakika efendim kalp sancısı çekersin kriz geçirirsin iki dakika sana seneler gibi gelir onun için o da adamına göre efendim Mevlamızın hissettireceği ne göre değişir elli bin sene sağlam Müslüman'a iki rekat sabah namazının farzı kadar gelecek diyor hadis-i şerif bu ne elli bin sene öbürü ne elli bin sene
- 1:19:27
hakikatte elli bin sene ama buna öyle geçirilecek getirilecek diyor o da onun sabah namazına cemaata devam etmesi bereketi olarak veyahut da işte takvalının fazileti olarak geliyor. Şimdi iki sur arasında kırk var bu birinci sur herkesi öldürüyor ikinci sur herkes diriltiyor e zaten sümmen ufıgâ fî hûrâ
- 1:19:50
Zümer Sûresi'nde bir daha üflendi diyor oradan ikinci sur olduğu o ayetten zaten açıkça çıkıyor feygam kıyâmun yanzurûn ayağa dikilmişler bakıyorlar o diriltilme birincisi her şeyi bitirme zaten kıyametine kopması birinci surun nefhasıyla üflemesiyle başlıyor o birinci sur ile ikinci sur arasında gökten meni gibi bir yağmur yağıyor meni insan suyu var ya gökten meni
- 1:20:21
yani insanlar şimdi çoğu kısır menisinde canlı hücre sayısı az çocuğu olmuyor ne kadar uğraşıyorlar halbuki Allah-u Teala ona hayat veren canlı hücreleri arttıramaz bu kadar insan çocuğu oluyor işte oradan imtihandır gökten bütün dünyadaki kabirleri kaplayacak kadar meni yağacak yani meni gibi içeriği meni gibi Allah-u Teala gökten dolu yağdırıyor istese yağmur yağıyor
- 1:20:50
istese kar Allah-u Teala istese gökten üzüm şerbeti yağdıramaz mı? gökte üzüm ne arar? gökte üzüm aramaz ama üzüm şerbeti gökten yağabilir çünkü Mevla yoktan yaratıyor illa üzüm şerbetini üzüm sıkarak yapmıyor yani dolayısıyla gökten herşey yağar Mevla meni gibi bir su yağıyor bütün topraklara işliyor toprakların içinin artık ona kadar çünkü üst üste mezar gömülüyor
- 1:21:18
ondan sonra depremler oluyor bazı kere İstanbul'daki şimdi kazılarda Beşiktaş'ta şurada burada kaç yüz metre aşağıdan lahitler çıkıyor eski lahitler çıkıyor yani demek ki o zaman onları tabii kaç yüz metre dibine gömmediler depremler, vakıalar yüzlerce binlerce yıl geçince ne oluyor? o öyle mezarlıklar var ki şu anda altında beş on tabaka altta mezar daha var
- 1:21:43
eski tarihli mezarlarda dolayısıyla bütün bunların dibine kadar o meni vari su işliyor ondan sonra ikinci sura üfleniyor ikinci sura üflendiği zaman ne oluyor? o sudan nasıl ki ilk yaratılışımızı meniden yaptıysa o sudan toprak bütün onu içtiği için kim nerede parçaları nerede toprak yediyse oradaki o meni gibi sudan tekrar o cüzler yaratılıyor o parçalar kaç kilo öldü?
- 1:22:20
yüz kilo yüz kilo eti, butu neyse kemiği derisi, yüzü, eli, ayağı aynı adamı mezara koyduğun gibi oturduğu yerde cüzler toplanıyor neyin üzerine birleşiyor? yani Mevla tabii bir şeyin üzerine birleştirmesi, terkip yapması şart değil Mevla yoktan da yaratıyor ama burada iade deniyor onun için öldükten sonra dirilmek yoktan yaratılmak değildir bed'ül halk değildir iadetül halktır
- 1:22:53
çünkü neden? kuyruk soku müjdesi de çürüseydi de her şey yok olsaydı Mevla onu yoktan yaratır mıydı? yaratırdı o zaman bed'ül halk olurdu ama Kur'an-ı Kerim ne diyor? yu'idukum sizi iade edecek diyor yebdevül halka sümme yu'iduhu diyor ve huve ehvenu aleyh birkaç yerde Kur'an-ı Kerim'de bu ayetlerde geçiyor yebdevül halka ne?
- 1:23:26
hamatte olmaksızın kün emriyle yaratmak baştan ama yu'idune iade, iade ne demek? iade içindeki bir madde bir hücre, bir parça var dönüşüm yaptı, iade dönüştürüyor işte o kuyruk sokumu acebe zeneb hadis-i şerif küllü cesedim ne ademe yebla Ademoğlu'nun cesedini hepsi çürür illa acebe zeneb kuyruk sokumundaki hücre o zaten toprakta baktığın zaman kemikler çürümese
- 1:24:01
sen onu kafa gözüyle seçemezsin ama onu inceleme yapanlar gavurlar şimdi onları incelemişler falan tabi ayetler hadisleri bizden çok inceliyorlar ve öyle bir hücrenin asla çürümeyen bir hücrenin her ölüden kaldığı istersen beş bin sene kaldım sen gül olsun onu tespit etmişler yani onu şu an konuşuyorlar zaten müspet ilim dedikleri menfi ilim diyoruz biz ona yani müspet diyorlar
- 1:24:24
ne ispat edemiş yani bu kadar ayet hadisi var onu delillendiremediğin zaman menfi mi oluyor aşağı bize göre vahiyde ayet hadislerine gelse müspet ilim olur ama onlar bir şeyi tabi felsefe kafasıyla delillendirirse sabit diyor ama biz ona Allah'a inandığımız için Rasulüne inandığımız için ayet hadisi olduğu zaman
- 1:25:06
İnkar etsem kâfir olacak halim yok, el üstünden çıkacak halim yok. Dolayısıyla bizim için vahiy, nakil ilmi bağlayacak. Dolayısıyla sonra hücreyecek diyor, kuyruk sokumu çürümez diyor, oradan yine de insana dirilecek diyor, bütün bunlarla âyet, hadis. Biz buna bakıyoruz. O zaman beden aynı beden olarak kabirden kalkıyor.
- 1:25:36
Ondan sonra ruhlar bedenlerle çiftleştiriyor. Bu sefer ruhlar nerede? Sur'da delikler var. Bütün mahlukatın, ruhlarının adedince şurada delikler var. Yani o odalar gibi. Düşün, ruhlar o yerlerinden çıkıyorlar, arılar kuvanlarından çıktığı zaman uğultaması gibi büyük bir uğultuyla beraber geliyorlar.
- 1:26:03
Artık tozlu mezarlığında mısın, kozlu mezarlığında mısın? tozlu mezarlığında mısın sakız ağacında mısın İzmit'te misin Ankara'da mısın Mekke'de misin Tekke'de misin nerede kim gömülüyse ona ait olan ruh kendi bedenini buluyor İbrahim Aleyhisselam'ın dört kuşundaki kuşların efendim evvela kafalarından hariç bedenlerinin dört ayrı dağda olan parçalarının ki bu aynı zamanda neyi kastediyor?
- 1:26:34
adamın bedenini parçalasalar ayrı ayrı kaç yere gömseler veya bir adamın bedenini hamsiler yese hayvanlar yese binlerce hayvanın kursağına gitse nereye de gidiyor e çünkü oralardan da topluyor çünkü bu sefer onlar da diriliyor vahşiler dahi, onlar cek hayvanlar, bu sebeple onlar da ziriliyor çünkü onların içinde yedikleri parça varsa o parça da ondan çıkartılacak yani.
- 1:26:59
Öyle bir mekanizma, akılsız edecek bir şey yok. Ancak Allah'ın kudretinden mahsus bir şey. Ha, o dönüşümde, o iadede, işte, ruh da, beden de yerleşiyor, birleşiyor ama ruh yok. Ne gibi? Öldüğünde gömdüğün gibi. O arada ruh geliyor, sura üfürüldüğü için, girilme üfürüşü olduğundan geliyor, o bedene giriyor.
- 1:27:23
Bedene girdiği zaman, zaten ruh bedene girdiği zaman, tak, kalk. Kabirden bir kalkıyor, işte mevcut. en bahsenâ, en mümargâdnâ diyor veya işte feydi hamd kıyâmının huzuruna bakıyor sağa sola burası neresi yahu, bizim köye benzemiyor, bizim memlekete benzemiyor falan yer yevme tübeddel arzı gayrılâz, yer değişmiş, gök değişmiş ve semavat
- 1:27:43
ondan sonra işte artık mezarının yakınında kim varsa Allah dostlarından veyahut da neyse şefaatine, umduğundan vesaire seni, öyle birisi var mı yakınında evvela onu bulacaksın. Onlar işte benim sahaben defnedildikleri yerde, kaid olacaklar, rehber olacaklar burada en büyük ümidimiz tabi bu civarlar hep ebari falan sahibi Allah'ın.
- 1:28:08
Daha riyaz ne, ne bu şevir, ne hudri falan tabi en sahih o ikisi dolayısıyla sahabe-i kiramın sancaktar olacağı kesin bu yakınlardan ve buralardan da evine ulaşmak çok zor değil ama işte ulaştırmazlarsa en yakınındaki Eyüp mezarlığındakini Ebâü Belensâriye ile görüştürmezler ama en uzaktaki gelin Adabazandan sancağına girebilir.
- 1:28:31
Orada Mevla'nın kulunu sevdiği, sevmediği, razı olduğu, olmadığı durumlar döner. ama o girilişte efendim herkes aynı bedene ruh bedene giriyor o da ayağa kalkıyor ve mahşer başlıyor şimdi birinci sura üfürülüşte dünya bitmiyor ikinci sura üfürülüşte şimdi vel yevmil ahiri
- 1:29:07
ahir son gün biz mesela mealde bunu bir zaman sonra uyandık ahiret günü demedik o son gün dedik hep şu andaki mealde Kuran-ı Mecik'te o meal devamlı devamlı tekamül devamlı tekamülün sonu yok Yani çünkü ahiret günü deyince kıyamet günü gibi olmuyor. Yağm-ül kıyamet, kıyamet günü. Ama yağm-ül ahiret ahiret günü, adam zannediyor ki ahiret kıyamet demek.
- 1:29:45
Halbuki ahiret, ahirden geliyor. Ahir, son, son olan demek. Mesela, bütün âyetlerde, amentüde vel yevmil âhri. Vel yevmi o gün. Gündenmez. Çünkü o ahd-ı garici, o gün. Önüne gelen gün mü ya? O gün, o gün ne? Hangi gün? El-âhirî, son olucu.
- 1:30:09
Şimdi bu neyin sonu ağabey? Âhiru eyyâmid-dünyâ Dünya günlerinin sonu, vel yevmi'l-ahiri. Vel-yevmil âhirî. Dünya günlerinin sonu. Peki o dünya günlerinin sonu hangi gün? İşte, Sura birinci üfürüş, her şeyin ölmesi için. Ama dünyanın yıkılması için değil. Her şey öldüğü zaman, bütün buralarda her taraf mezar, dünyada bir tane canlı kalmıyor, kalmıyor ama toprak aynı toprak,
- 1:30:43
değişime uğramıyor. Sakız ağacı, şehitliğinin toprağının, mezarının toprağı aynı toprak, değişmiyor daha. Ha bu kırk, kırka bağlı. Bu kırk bittiği zaman, seneyse, günse veya aysa. Bu kırk bittiği zaman en azından gün. Günden aşağı kurtarmaz. En azından gün. Bu gün bittiği zaman, ikinci nefhe-i saniye geliyor.
- 1:31:11
İkinci üfürüş, üfürdüğü zaman, o üfürüşle beraber kıyamet kopuyor. O üfürüşle kıyamet koptuğu zaman, yevme tübeddelil arzugayralar ves semavat. Yerler o anda dönüşüyor, gümüşten bir arazi, üzerinde hiç günah işlenmemiş. Gökler başka gökler, çünkü yedi kat gökler açılıyor, bu sefer cennet çıkıyor, ar çıkıyor, değişiyor.
- 1:31:38
O değişim ikinci üfleyişle oluyor. Ve o üfürüşte insanlar kabirlerinden ayaklanıyor. İşte o zaman, yeni bir toprağın üzerine ayaklanıyorlar. O zamana kadar, herkes yattığı mezarın toprağında parçaları, ikinci üfürüş, üfürdüğü anda, yer gök bir anda dönüşüyor. Dönüştüğü anda, zaten sen toprak olmuyor artık.
- 1:32:07
Üzerine bastığın toprak gümüşten, üzerine Allah'a hiç isyan edilmemiş, kimsenin günah işlemediği, artık mahşerde hiç kimse günah işleyemeyeceğine göre, günahsız bir toprağın üzerine ayak basıyor. İşte o zaman mahşere sevkiyat başlıyor. Mahşere. Erhul Maktis, Erhul Mahşir, Ekseli Hadis-i Şerifler ve Rivadetler, mahşer arazisi nerede kuruluyor?
- 1:32:33
Kudüs'te kuruluyor. Onun için, sonra üfürülüşünde, Mescid-i Eksa, göğe en yakın yer, bir de göğe en düz gelen yer. Niye Miraç'ta Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem, Mekke'den Miraç yaptırılmadı da, Mescid-i Eksa'ya götürüldü, Mescid-i Eksa'ya ne yaptırıldı? Miraç düz gelsin diyor, diyor Ruhul Beyhan sahibi.
- 1:32:51
Çünkü neden? Kaya, Sahra, Tübeyt-i Maktis, cennetin karşısında göğün, birinci kat göğün kapısı düz geliyor. Mahşer de o arazide kurulacak. Mahşer o arazide kurulacağı için, Yahudiler mesela, özellikle orada bütün Müslümanları da çıkartmaya uğraşıyorlar.
- 1:33:09
Şimdi bütün mezarlar orada. Orada mezarlar falan, bir milyon, iki milyon dolar. Yahudiler için. Çünkü neden? Uzaktan gelmeyeyim diyor. Mahşere, direkt mahşere çıkayım, diyor yani. O an zaten, adam Fizan'dan da gelse, adam müttakiyse, müminse, zaten ona iki dakika gibi gelecek. Sen istersen mahşerin göbeğinden çık.
- 1:33:33
E sen kafir isen, o yandın, helak oldun yani. Onu anlamıyorlar. Onlar tabii biliyorsun cennet sadece bize ait dedikleri için. Mahşerden de çıktık mı cennete, arada da yolu katederiz diyor. En azından Amerika'dan gelmeyelim diyor. Mahşer arazisi zaten Beyt-i Maktis diyor. Yahudiler inancı da öyle. Ha bizde de, hadis-i şeriflerde var.
- 1:33:50
Çünkü neden? Nasıl kurulacak bu kadar insanı, Kudüs arazisi? Ya senin kafan hiç mi çalışmıyor ya? Mübarek adam, Mekke kurulurken, Ümmülkura bir köpüktü, suyun üzerinde. Velhazıla Bağdezelgedeha. Maya, Mekke, şehirlerin anası. Topraklar oradan döşendi yani. Mahşer arazisinin de döşenmesi, başlangıç noktası Kudüs.
- 1:34:18
Yoksa şu andaki Kudüs'ün yüz ölçümüne bütün insanlar, cinler, mahşer orası demedik ki ne? Ama arazi orası, yer olarak. Kurulum oradan başlıyor. Ve herkes çıktığı yerden o araziye sevk ediliyor. Yani hangi şeyden sevk edilirsen sen o kurulum yeri orası. Tabi o ne kadar büyük oluyor, büyütülüyor, onun haddi hesabı yok, onu Mevla bilir.
- 1:34:42
Mevla bilir. İlla ki hadd-i hesabı var, o arazinde bir sınırı var, sınırsız değil. Ama Allah'ın bileceği bir sınır. Şimdi, onun için son gün, İnne evvel fasli, fasıl günü den bahsettiği gün, hangi gün? Fasıl günden bahsettiği günle, el-yemel-ahiri, son gün, aynı gün. O günden maksat hangi gün? İkinci sûre üfürüldüğü an.
- 1:35:12
Gün de artık denmeyebilir ona. Çünkü güneş-ay sistemi bozulduğu için hani 24 saatlik bir sistemle bir gün değil o. Fiyye min kâne mikdârû hamsin elfe sene. Günün miktarı 50.000 sene. 50.000 senelik bir gün mefhumu mu var şu anda? Onun için o an vakit manasına geliyor. Onun için kâne mikâta vakitlenmiş, muayyen tayin edilmiş diyor.
- 1:35:39
Oradaki yıl vakit manasına geliyor. Ama vakitle mikatın farkı var. Önümüzdeki derste anlatırız inşâAllah. Vakit mutlak zamana deniyor, mikat muayyen kendisinde bir şeyin olması vadedilen vakitte mikat deniyor. Bunların farkları var. İşte yıl mülfasılda
- 1:35:56
şimdi o zaman o kırk günse de, aysa da, yılsa da o kırk dünyadan mı, ahiretten mi, berzaktan mı? Ahiretten de değil, berzaktan da değil. Direkt dünyadan. Çünkü aynı dünya, ıssız sessiz aynı böyle buralar duruyor. Kıyamet kopmamış da. Çünkü ikinci üfürüş de kopacak. Onun için o dünyadan. Dünyada bir tebdülat yok ki.
- 1:36:24
Ora devam ediyor. Ha ona ilk sura üfürülüş, bütün herkesin ölüşü ona son gün denebilir mi? Bazı yerlerde ona denilmesi icap eden hadisler ve rivayetler geçiyor. Peki o zaman nasıl oluyor? O zaman şu mana. O zaman son gün Allah'ın yaratmaya son verdiği gün. Çünkü neden? Sura üfürüldü daha kul yaratmayacak.
- 1:36:56
Bak o zaman ona son gün denmesi için bir itibarla deniyor. O itibar nedir? İşte onların hepsini anlatacak şimdi. İnne emmül fazlı kâne mikâte. Fakat geçmek istemiyorum. Neden? Çünkü kânede ilm-i ezeli giriyor, hükm-i ezeli, takdir-i ezeli giriyor. Çünkü kâne oldu, bitti. Halbuki buradaki kâne şu anda tahakkuk etmemiş.
- 1:37:18
İşte onlar anlatılıyor. Ondan sonra yevmül fasıl diriltilme günüdür. Velyemül ahiri son günde o kastediliyor. Zaten inanan ona inanıyor, inkar eden ona inkar ediyor. Çünkü neden? Dirilmeyi inkar eden o son günü inkar ediyor. Çünkü dünyanın son gününde sura üfürülenin insanlar iade edilecek. Ama ilk sura üfürüldüğüne son gün denirse o zaman o bir mecaz gibi itibarla oluyor.
- 1:37:50
O ne itibarla? Allah ondan sonra daha bir insan yaratmayacak. Bir gün yaratmayacak. Alemi bitirdi. Yaratmanın sonu son bulduğu gün oluyor. Ama dünyanın son bulduğu gün o gün değil. Ne gün? İkinci sura üfürülecek ki kıyamet koparken dünya patlasın. İşte dünyanın son günü o gün, ondan sonra dünya diye bir şey yok.
- 1:38:12
Ama öbür kırkta dünya bürüyor. Bu da bir ilimdir. Şerhlerden istifade ederek konuşuyorum. Tabii şerhler bu kadar detaya girmiyor. Anladığım kadarıyla söylüyorum. İnne yevmel faslı kâne mî kâte Şimdi burada efendim inne yevmel fasl, şüphesiz fasıl günü. Fasıldan bahsediyorum. El faslı ayırmak demek. Ayırmanın da manası, haklıya haksızlığa.
- 1:38:45
Diğer ayet-i kerimelerde ve mâ idrâke mâ bul fasl fasıl günü başka ayetlerdedir geçiyor. yafsul yevmel kıyâmet yafsul veydekum kıyamet günde Allah aranızda ayırım yapacak. O ayetten anlaşılıyor ki fasıl gününün manası nedir? Muhik ile muptili kafir ile mümini veli ile şakıyı işte şahit ile şakıyı ayıracak.
- 1:39:07
O ayırma günü o demek. Kâne oldu. Ona ne manada veriliyor? fi'ilmillâhi teâlâ Allah-u Teâlâ'nın ilminde. Çünkü kâne dediğin zaman zaman geçmiş zaman manası olur. Halbuki bu efendim önümüzde zuur edecek onun için fi'ilmillâhi teâlâ Allah-u Teâlâ'nın ezelî ilminde ev fi hükmî yahut Allah-u Teâlâ'nın hükmünde kazasında ve kaderinde.
- 1:39:40
Yani şimdi Allah-u Teâlâ'nın ezelî ilminde dersen dersen gerisi yok ne kadar geri, gerisi yok başlangıcı yok zatı kendinden olduğu için on kimse yaratmadığı için ezeli, kadim onun için, onun olmadığı bir zaman yok O'nun sıfatları Zâtından ayrılmaz. O'nun için ilim sıfatının da Allah'ın Zâtından ayrıldığı yok.
- 1:40:07
Sıfatü zâtı ve lef'ânı turan kadîmâtı masûnâtü zevâli kâidesince o zaman Allah'ın ilmindeyse Allah'ın ilminde oldu. E tamam Allah'ın ilminde zaten oldu, biter. Ama Mevla O'nu biliyordu yani. O zaman o manaka söylüyor. Ev fi hükmi, ya da Allah'ın hükmünde.
- 1:40:26
Şimdi hüküm, hükümde de iki mana var. Kaza ve kader. Eğer kaza ve kaderse, kaza ve kader ile Allah'ın ezelî ilmi aslında birbirinden ayrılmaz. Bu manada kaza ve kader de nedir? Ezelidir. Bizlere yansıması sonradan olabilir. Yani levh-i mahfuzda işlenmiş olması, kalemin üktüb yaz buyurduğu zaman ve mahkûbüne yazayım sorduğu zaman, üktüb mâ ve kâinu ilâhimul kıyâme
- 1:41:04
kıyamet gününe kadar olacak, hepsini yaz buyurduğuna göre. Şu anda kıyamete kadar daha olan bitenler devam ediyor. Bunların hepsini kaleme yazdırdı. Sahih hadislerde geçiyor. Ama bu levh-i mahfuza yazdırıldı. Peki levh-i mahfuz nedir? Kadim değildir ki. Levh-i mahfuz muhtestir, sonradan yaratılmış. O zaman bunlar muhtes olduğuna göre kâne fî ilmillâhi Allah'ın ilminde oldu
- 1:41:37
mîkâten bir sınır oldu, mîkat oldu efendim mîkâten ne demek? bir sınır noktası oldu. Öyle sınır ki vakitleniyor bir onunla et dünya. Dünya onunla dünyanın vakti onunla kesiliyor. Vaktin sonu kesiliyor. Vakit kesimi yapılıyor. Vakti kesiliyor. Sizde yühekkatü mü? Yani tühekkatü daha doğrudur. Çünkü dünyaya gidiyor.
- 1:42:13
Bendeki buradaki tühekkatü. Buralara da bakayım. Evet buralarda yühekkatü. Ha ama fit dünya. Burada fî var. Sizde? He? Ha işte bihi olursa tühekkatü. Ama fîhi olursa yani burada et dünya olduğu için bak ve tenteyi tenteyi sizde yenteyi mi? E o zaman nasıl olacak hocam? Tühekkatü şey yapılır. Çünkü tenteyi de ona gidiyor.
- 1:42:46
Dünyaya gidiyor yani. Ha yühekkatü hadde gider. Se? Ama olmaz. Bihi hadde gidiyor. Bihinin iyisi hadde gidiyor. Onun için müzekkerdir. Tühekkatünün nâib-i fâili dünyadır. Onun için tühekkatü. Dünya mühendisi hakiki değildir. Dünya mühendisi hakiki olmadığı için yühekkatte gider. Yani sonu yok dedim ya sana.
- 1:43:12
Gider bir şey buluruz yani. Ama mesele o değil. Mesele en doğrusunu yapalım. Mikaten mikat yaptı. Şimdi fi hükmide şöyle bir şey anlıyorum. Bayağı da bir baktığım kadarıyla belki ben göremedim. Burada Allah'ın takdirinde ve hükmünde Allah'ın ezeldeki hükmünde
- 1:43:37
şimdi Yani burada bir acayip şeyler var. Onlara girmeyelim. Girsek çıkamayabiliriz. Yani çıkarız da uğraşırız yani. Allah'ın ilmi ezeli, iradesi ezeli. İradenin murada tealluku ezeli mi değil mi falan. İşte oralarda bir de biz eşariye maturidiyelerle uğraşırız.
- 1:44:10
Şimdi onları bilmediğimiz için şimdi biz bakarız haşiye eşaridir. Biz maturidiyiz. Yoldan çıkmayalım tabii ki. Çok dikkatli olmak için konuya girmeyelim ya. Mesele o değil zaten. Mesele Allah'ın ezeli, ilmi kesin mi? Bunun maturidisi, eşarisi olur mu? Allah'ın ilim sıfatı var mı? İlim sıfatı ezeli mi?
- 1:44:32
Eğer aziz bayındırıcı değilsen Allah'ın ilmi ezeli yani. Her şeyi de biliyor. Herşeyi de biliyor. Peki Allah'ın ilmi ezeli, iradesi ezeli, bütün sıfatları ezeli. Ama sıfatın mahluka tealluku meselesinde. İşte bazıları tealluk da ezeli ama zuhuru hadis. Bu da uygun bir şey yani. Çünkü Mevla'nın ilmi de herşey olmuş.
- 1:45:01
Onun için hangisine, hangi zamanda, ne zaman iradesi, halkı, fiili taalluk edecek de, onu yaratacak da, o taalluku da biliyor ya, Onun zamanını, mekanını da biliyor ya. onun zamanı, mekanını da biliyor ya, ilim öyle bir şey ki, her şeyi bildiği için. İlim öyle bir şey ki, her şeyi bildiği için, neyi ne zaman yapacağını bildiği için,
- 1:45:20
zamanını, mekanını bilmeyen onun taalluk vaktini de biliyor. Çünkü neden? Ben bunu yaratacağım ama sonra düşünürüm ne zaman yaratacağımı diye bir şey yok ki. İlmi ezeli de. Onun için evfi-i hükmî diyor. Şimdi tamam da, ilmiyle hükmünün farkı ne o zaman? Yani hüküm, ne manada hüküm? Kaza ve kader manası.
- 1:45:45
Kader takdirden geliyor, ölçüp biçmek, ayarlamak. Kaza, hüküm vermek zaten. Hükümle kaza aynı manada. Kaderde bir fark var. Kader, takdir. Yani. Bir ayarlama, bir uyarlama. Tabi bunlar hepsi ezeli olarak. Yani o zaman ilim ezeli. Ezeli ilim de, kıyamet gününün dünyanın son günü olacağı, mahşerin, kıyametin ilk günü olacağı malum idi diyor yani.
- 1:46:19
Tamam. Alacaklar bir şey yok, anlaşılmayanlar bir şey kalmadı. Ezeli ilim de bu biliniyordu diyor. Ev yahut da diyor, fi-hükmî diyor. Hükmünde bölüm. Yani bu şöyle olabilir. Kaza ve kaderin levh-i mahfuza yazılması. O da gökler, yerler yaratılmadan önce. İnnâ lâ ketebe kitâbe. Hadis-i şerif hatırladığım kadarıyla.
- 1:46:44
Kabli en yakhluka semâet velâf. Gökleri, yerleri yaratmadan bir kitap levh-i mahfuzu yazdı. Dolayısıyla daha biz yokuz yani. Yaratılan yok. Yoksa Adem Aleyhisselam yok. O zaman levh-i mahfuzu yazdı. O zaman da yevm-ül fasli, o hakkı batıldan ayıracağı kıyamet günü kâne olmuştu. Nerede? Fi-hükmî, Allah'ın hükmünde.
- 1:47:08
İster dersen ki ezelî ilminde, ister dersen ki kaza ve kaderinde, kaza kader, ilmi ezelî ile eşit olan kaza-i kaderdeyse, o ilimle birleşiyor zaten. İlimde. İster dersen ki sonradan yaratıp kalemi de, levh-i mahfuzu da yazdırdığı levh-i mahfuzdaki hükmünde, kaza ve takdirinde. O çünkü ezelîden çıkıyor.
- 1:47:33
O muhtestir. Çünkü levh-i mahfuza yazılması, çünkü levh-i mahfuz sonradan yaratıldığına göre, kalem de sonradan yaratıldığına göre, onlar sonradandır. Ezelî ilimde olanların bir kısmı oraya yazılıyor. Hepsi değil. Vekûlleşeynâsaynâ fî imâmin mübîn fî kitâbin mübîn velâ rabbim velâ yâbisin Yaş kuru her şey kitabın mübinde, levh-i mahfuz, levh-i mahfuz, levh-i mahfuz,
- 1:48:02
ümmül kitap, asr-ül kitap, bütün kitapların asr-ı levh-i mahfuz, ama levh-i mahfuzu Allah bütün ilimlerini yazmış değil. Nereden biliyorsun? E çünkü üktüb mâ ve kâin lâ yevm-il kıyâme kıyamet gününe kadar olanı yaz diyor. Kıyamet günde neler olacak sonsuza kadar Allah onları bilmiyor. Ama onu sınırlamış.
- 1:48:24
Levh-i mahfuzun bilgisini sınırlamış. Sayâdîs ilâ yevm-il kıyâme diyor. Bak orayı anlamayan rahabiler İmam Busiri tekfir ediyor. kasire-i bürde'de ne diyor? ve min ulûmike ilmel levh-i vel kalemi diyor. Levh-i mahfuza kaleme âlâ'nın yazdığı ilimler ya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem senin ilimlerinden bir parçadır diyor.
- 1:48:54
Bu sefer Vahhabi ne diyor? Vay diyor İmam Busiri dinden çıktı. Niye dinden çıktı hacı ağabey? Çünkü diyor levh-i mahfuzdaki ilmi onun ilminden bir parça yaptı diyor. Manyak herif anlamıyor ki levh-i mahfuz Allah'ın ezeli ilimlerinin bir zerresi bile yok levh-i mahfuzda. sadece kıyamete kadar olanlar.
- 1:49:16
Ondan sonra sonsuz var. Kıyamette sonra sonsuz var. Levh-i mahfuzda nereye kadar var? O zaman serseri zannediyor ki levh-i mahfuz eşittir Allah'ın ilmi ezelisinin hepsi. E bu manyağa nasıl laf anlatacaksın? Allah'ın ezeli ilmi sonsuz levh-i mahfuzdaki ilahi amir kıyameyle sınırlı. Peki, Resûlullah, sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın öğrettikleri, Tirmizi hadisinde vs.
- 1:49:45
hadislerinde, Alim tükünleşe, her şeyi bildim diyor. Say'a hadislerine geçiyor, Mevla özel tecellisine. Müteşabihat orada var. İşte müteşabihat. Allah'ın ilimleri öğretti bana diyor. İşte o ilimler içerisinde. Cennet, cehennemde olanlarda var mı? Var. Lev ve Mahfuz'da cennet, cehennemde olacakların, yaşanacakların ilimleri var mı?
- 1:50:17
Yok. Anladın mı? Dolayısıyla, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ilmi, Lev ve Mahfuz'dan fazla oluyor. Çünkü neden? Kıyamet günden sonrasıyla ilgilidir Allah'ın öğrettikleri var. Mevzu bu. Onun için, İnne evvel fasli, fasıl günü, yani ikinci sıra üfürülüleceği gün, hakkı batıldan, haklıyak'tan ayıracağı kıyametin ilk günü, kâne oldu.
- 1:50:45
Nerede oldu ağabey? Ya fiilmillahi diyeceksin. Allah'ın ezeli ilminde. Böyleydi bu. Kâne idi. Neydi? Mikaten. Mikat idi. Ne demek yani mikat idi? Hadden bir sınır idi. Sınır olacağını Allah biliyordu onun yani. Sınır olacağını biliyordu. Böyle bir sınır ki, vakti kesilecekti. Bi'i, o sınır ile son vakti belirlenecekti.
- 1:51:11
Neyine? Dünya'nın tevkide bulacaktı. Dünya'nın son sınır, vakit sınırı konulacaktı. Ve tentehi ve dünya nihayet bulacaktı. Hiyet, dünya'ya gidiyor. Nerede? İnde hu hu hadde gidiyor. O haddin ve sınırın, zaman sınırından bahsediyor tabii, mekan sınırından bahsetmiyor. O zaman geldiğinde, o zamanın sınırında, efendim, dünya nihayet bulacağı, bir, had, bir sınır olmuştur diyorum.
- 1:51:39
Bir, vakti belirlenen bir sınır olmuştur. Ya da vakit belirleyen bir sınır da denebilir. son vakti belirleyen bir sınır. Daha güzel oldu. Bunu şey yapalım da, mealde de bir daha bakayım, neredenmiş oraya. Kendimi mikat et. Vakit sınırı oldu. Yani son vakti belirleyen bir sınır olmuştur. İlmezeliği de, Ev yahut da, hadden, bir sınır olmuştur.
- 1:52:13
Ne için? Kimler için? Dilhalaki, bütün yaratılanlar için. Niye? Yentehune, öyle sınır ki, Yentehune'ye varacaklar, ilehi oraya. Şimdi buralarda bu ne demek istiyor? Var ya, ev var ya bak, varla konuştuğunda sorun yok, evle konuştuğunda sorun var. Çünkü ev dediği zaman, başka bir şey söylüyorum demek istiyor.
- 1:52:34
Lukat manası verip geçersen, o başka bir şeyi fark etmeden gidiyorsun işte. Şimdi benim anladığım, daha doğrusunu düzgün anlarsanız, bir dahaki derste bana da, senin anlamadığın bir şey daha çıktı diyebilirsiniz. Teşekkür ederim. Benim anladığım, tânefî ilmillâhi teâlâ. Eğer Allah'ın ezelî ilminde oldu diyorsa, o ezelle ilgilidir.
- 1:52:56
Zaten o zaman Allah onu biliyordu ki, dünyanın son sınırı budur, tayin edilmişti. Ev fî hükmî diyorsa, hükmünde böyleydi. O zaman Allah'ın ezelî ilminden, başka bir şey söylüyor değil mi? Ev diyor, yahut diyor. O zaman hüküm, ilimden başka bir şey söylüyor. O zaman hüküm nedir? Allah'ın kaza ve kaderidir.
- 1:53:16
Zaten şeyhler diyor, kaza ve kaderidir. Ancak kaza ve kaderinde, asrı nereye rücu ediyor? İlmi ezeliye rücu ediyor. Nasıl biliyorsa öyle hükmediyor. Eğer kaza ve kaderin, ilme rücu eden tarafını alırsak, ev demenin manası, kalmıyor. Ev fî hükmî dediğince, o zaman kaza kaderin tespitinde, tespiti nereye dönüyor?
- 1:53:39
Lev-i Mâfûza, yazılışında oluyor. Allah'ın ezelî ilmi arasında fark var mı? Çok zaman farkı var. Çünkü neden? Allah'ın ezelî ilminin vakti yok, geriye ne kadar gitsem başı yok. Ama ev fî hükmî deyince, Lev-i Mâfûz ve kalem yaratıldıktan sonra, kaza ve kader yazıldığında, kıyamet günü son gün olacak diye yazıldı diyor.
- 1:54:01
Anladınız mı oradaki evi? Peki. Şimdi dedi ki, mikat oldu. Mikatla vaktin farkı nedir dedim. Vakit, mutlak zaman idi. İçinde bir şey olan olmamakla kayıtlı değil. Zaman dilimi. Boş, mühmel. İlla içinde bir şeyler oluyordur. Ama benim konuştuğum, içinde şu olan diye kastettiğim bir zaman değil. Kenel.
- 1:54:28
Zaman mefhumu. Ama mikat olursa, içinde bir şey, mesela mîlâb. Mîlâb vezne de aynı mikat gibi. Mî'ad. mi'ad, mi'ad vezni de aynı mi'kad gibi. İşte o vezinde ne çıkıyor? Mi'ad, şu şeyin yapılacağının söz verildiği vakit. Mi'lad, vaktül vilâde, doğum vakti, mi'ad, ve'ad vakti, mi'kad, yani burası direkt vakit kelimesi gibi.
- 1:55:01
Çünkü kelimenin kendinde vakitten başka, mastarda bir şey yok. Mastarda vakitten başka bir şey olmadığı için ve'ad vakti, doğum vakti gibi bir şey türetemiyorsun. Türetemeyince bunun manası ne oluyor? Mi'kaden, hangi şeyde kullanılıyorsa, yani burada yevmel faslide kullanılmış, başka günde de yevmel vilâdeti veya öbüründe yevmel mevti, nerede ne kullanıyorsan, o şeyin
- 1:55:31
için tayin edilen son sınırı tespit eden vakit dilimi. Onun için vakit ve zaman genel, mi'kad kendinden, içinden çıkmasa da gerisinden mutlaka neyin mi'kadıysa onun son bulduğu vakit. O şeyin son bulduğu had ve sınır mi'kad deniyor. Neyin? Evveli neyse. Burada neden anlatıyoruz? İnne yevmel fasli şüphesiz hakkı bahtına ayıracak gün kâne oldu, nedir o?
- 1:56:07
mi'kâta yani hadden bir sınır oldu ki tühekkatü bi onunla vakit kesildi et dünyanın son vakti kesildi ve dente'yi dünya nihayet buldu indehû o haddin yanına geldi, orada durdu, oradan iler geçemez. Bu manaya göre inne yevmel fasliden yevmel fasılden maksat birinci süre oferme günü mü? He? İkinci süre.
- 1:56:39
Çünkü dünya ne zaman bitecek? Ben o geridekileri size niye anlattım? İşte oradan baya bir şeye girdik, detaya girdim ama son günle dünya ne zaman bitiyor? İkinci süre öbünde bitiyor. O zaman burada yevmel fasl mi'kad, mi'kad'dan neyi kast ediyor? Dünyanın bittiği ahiretin başladığı gün. Ona yevmel fasl diyor.
- 1:57:01
O zaman tamam. Ev yahut işte bu ev sıkıntı dedim sana. Ya şimdi bu dünyanın son bulduğu ahiretin başladığı bunu anladık işte. Ev şimdi yahut. Yahut ne kaldı ya? Ev yahut da yine Allah'ın ilmi ezelisinde veya hükmünde, kaza kaderinde veya levh-i muhafızakit yazısında vs. neyse onlar aynı şey. Ev yahut da kâinat, mi'kad'da ne oldu yani?
- 1:57:25
Yahut. Yahut ne demek başka bir şey daha söylüyorum diyor. Ne söylüyorsun? Hadden bir sınır oldu. Ama kim için sınır oldu? Bu sefer dünyayı sonlandırmak için sınır değil de lilhalâiki, yaratılan insanlar ve cinler için sınır oldu. Cinler bilmem neyin sınırı oldu ya? Yenteûne, varacaklar. Nereye? İleyhi.
- 1:57:50
O hadde gidiyor yani. Nihai olarak varacakları yaratılanların nihai varacakları sınır oldu. E bunu şimdi ev dediğine göre bu geriden farklı. O zaman buna göre yevm-el-fasl'den maksat hangi gün oluyor? Birinci soru oferildiği gün oluyor. Ama ben onu baştan size o kadar anlatmasaydım şimdiki hemen diyebilir miydim?
- 1:58:14
Lügat manası geçseydim buraya, hadden bu evin ne farkı var geriden deseydim? Ya döşedik, döşedik, döşedik. Ondan sonra hızlıya yürüyorsunuz. Haa. O zaman sınır olmanın manası ne? İstediğimini anlattıklarımda bu da var. O da nedir? Yentehune varacaklar ileyona. Yentehune yani yaratılmaları o sınıra kadar gelecek.
- 1:58:35
Orada duracak. Çünkü sura birinci üfleyiş günü. Sura birinci üfleyiş günü ne günüdür? Artık Allah'ın o saatten sonra insan ve cin yaratmayı bitirdiği ve bir daha yaratmayacağı, ondan sonra iade edeceği. Yaratılıp da çürüyenleri, ölenleri geri döndüreceği gün başlıyor. O zaman inne yevm-el-fasl'i hakkı batı.
- 1:58:57
Anladım da o birinci sura üfürdükten sonra kırk geçecek. Artık o kırk ne ile? Üç tane rivayette bile Ebu Reyh'le kesin konuşamadı. Kırk duydum, kırk diyorum diyor. Şimdi o kırktan evvel fasıl günü olmuyor ki. Niye fasıl günü olmuyor? E çünkü millet ölüyor, dirilmiyor ki. Ayrım başlamıyor ki. Vem teâzü'l-yem ve yü'el mücrimûn.
- 1:59:20
Seçilin bakalım. Onda maaş yer de oluyor. O maaş yer ikinci surdan sonra oluyor. Birinci sur, fiyem-ül-fasl olmuyor ki o zaman. o yağm-ı faslın gidecek, evvel alâkasıyla. O yevm-ül-fasl'ın gidecek. Ebu'l alâkası ile. Çünkü o yaratma bittiğine göre, Çünkü o artık süreç dirilmeye gidiyor. Yani dirilme süreci, ikinci süre üfürülme sürecinden başka bir şey kalmadı.
- 1:59:45
Dolayısıyla bunun neticesi itibariyle ilk süre üfürmekte netice ve varacağı nokta itibariyle nereye gidiyor? Ebu'l alâkasıyla. şarabı sıkıyorum. Şarap sıkılır mı? Şarapla da sıkılmış. Şarapla da suyunu derler. Suyunun neyini sıkacak? O ne demek istiyor? Şarap olacak, üzümü sıkıyorum diyor. Yani bu mecazları biliyorsunuz.
- 2:00:10
Beyan dediği bir şeyler okumuşsunuzdur. O zaman, bu da, neticesi itibariyle, haklıyı haksızdan ayıracak günün adıdır. Çünkü neden? Fasıl olacak günün başladığı nokta. O noktada, kâne mîkâten. O neye mîkâte oldu? O dünyanın sonu değil ki, daha kırk var. Hangi şeyle ise kırk var. Dünyanın sonu diyemezsin.
- 2:00:37
O zaman neyin sonu deriz? Hadden lil-halâik, yaratılmışların yaratılmasının sonu. Aslında orada da, li-halkil-halâik, orada da muzaffah olsun. Hadden sınır, lil-halâik, yani, li-halkil-halâik, yaratılmışların yaratılmasına devam etmenin sınırı geldi. Yentehûne, varacaklar, ilehi o hadde. Yani o hadde vardıklarında, halk bitmiş oluyor.
- 2:01:02
Yani Allah bir daha ne yapmayacak? Kimseyi yaratmayacak. Çünkü sura birinci üfürüldü, daha yaratılacak yok. O zaman, inne emel fasli, hakkın batıldan ayrılacağı günün, başlangıcı ve bidayeti olan, o sura üfürülme günü, birinci üfürülme günü, ki fasıl gününün, bidayetidir. Ve nihayeti itibariyle, neticesi itibariyle, o da fasıl günüdür.
- 2:01:32
İşte, o ne oldu? Mikaten, Allah'ın canlıları yaratmasının vardığı son nokta oldu. Yentehûne ile, mahlukatın halkı ile, mahlukat oraya vardı durdu demiyor, mahlukat zaten çoğu eskiden öldü. Yentehûne, Yenteûne o an var olanlar vardılar ve durdular ilehi o hadde. O sınırda durdular, onlardan sonra da bir daha, bir daha halk halk tealluk etmeyecek kimseye, dolayısıyla o da,
- 2:02:05
yaratmasının son sınırı oldu. Böyle, vaaz etmek kolay, çok kolay. Bunları anlatana kadar, 5 saat konuşsam daha kolay gelirdi bana yani. Ama şimdi burası, kelimelerin, ibarelerin, lügatlerin, istilahların, üzerinde durmadıktan sonra, buna destenmez. Efendim, siz artık bunu, meleke kesmediyorsunuz. Ben size, artık birkaç dersler verebiliyorum.
- 2:02:34
Ramazan'a kadar herhalde şey yapabiliyoruz, birkaç derse gelemedim, bazı hasta oluyorum, bazı söker oluyorum, bazı bilmem ne oluyorum. Haftaya da gelirim inşallah. Ondan inşallah, sonraki haftada herhalde şey gidiyorum ama, tergibü terbiye gidiyorum. İnşallah, Ramazan-ı Şerif'e kadar şey yapılır, ondan sonra yine bakarız.
- 2:02:52
Ramazan'dan sonra, devam ediyorsanız, biz de devam ederiz, ederiz inşallah ederiz. Ama mesele ne? Bir melekedir. Yani amme cüz'ünü bırak, amme suresini bitirirsek ne mutlu bize. Tabi de bitireceğiz inşallah, bitiririz. Ve sallallahu aleyhi ve sellem, Muhammed'in vali-i sahibi ve selleme.
Benzer sohbetler
1:39:04Kadî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri 4. Bölüm (Nebe Sûresi 12-14) 18 Kasım 202518 Kasım 2025 · 100 dkKâdî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri · 18 Kasım 2025
1:47:36Kadî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri 3. Bölüm (Nebe Sûresi 8-11) 28 Ekim 202528 Ekim 2025 · 108 dkKâdî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri · 28 Ekim 2025
1:18:12Kadî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri 2. Bölüm (Nebe Sûresi 4-7) 21 Ekim 202521 Ekim 2025 · 79 dkKâdî Beyzâvî'den Tefsîr Dersleri · 21 Ekim 2025


