31:05 / 1:39:04

  1. 00:00

    Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Ve beneyna fevkekum şebe'en şedâde. Yüce Rabbimiz buyuruyor. Ve beneyna biz bina ettik. Yaptık mı aslında geliyor. Fevkekum sizin üzerinize. Üzerinizde. Neyi sebe'en? Yediyi. Öyleydi ki, şedâden, şedidler, şedidince mi, onun sıfatı oluyor. Şedâden, şiddet kuvvet mağazasına geliyor, yani çok güçlü bir yapı.

  2. 01:04

    Bina ettik buyuruyor. Orada, halekna ve cealna vs. fiillerin kullanılmayıp, beneyna fiilinin kullanılmasında, yani halekna demektir, yarattık, fakat beneyna buyuruyor. Böylece gökleri yerlerin üzerinde ve mahlukatın üzerinde çatılmış kubbelere teşbihen benzetmek için, bina tabirini Rabbimiz kullanıyor.

  3. 01:48

    Nitekim, bir evin, işte efendim, veya çadırın üstünün örtülmesi için, kapanması için, yükseğe, yüksekte yapılan şeye, yani tavan deniyor. Başka ayette de, Cealles-Sema'a, Sakve Mahfûza, biz gökleri, mahfuz korunmuş düşmekten, çatlamaktan falan, korunmuş bir tavan yaptık, buyuruluyor. Enbiya Sûresi'nin ahiretinde.

  4. 02:29

    Dolayısıyla, Bakara Sûresi'nde yine buyuruyor. Göğü, bina yaptık buyuruyor. Oradaki bina da sakv, tavan, çatı mahasına geliyor. O işte, göğü bina yaptık buyurunca. Halbuki bina, yapının tümüne deniyor. Bazılarına göre de, özellikle alt tarafına deniyor, temel kısmına falan. Bina deniyor ama, bununla zıt düşer mi, düşmez.

  5. 03:05

    Çünkü, bina kelimesinin esveli beyte istimali yani vardır ama ittifaklı değildir, zayıftır. zayıftır. Dolayısıyla oradan altyapı, altlık çıkmaz. Böyle bulunan zıt düşmez. Zaten öbür âyet-i kerime, vessemâ binaen. Semayı bina yaptık işte. Demek binayı çatı mağazasında kullandığı o hatta sabittir. Vesselküfe'nne ve cehânenne semâ.

  6. 03:35

    dede var. Burada da binaende de var. Âyet-i âyet'i tefsir ediyor. Oradaki binanın manusu da sakfen demektir. Burada da Burada da fiil olarak ve binaen'i kullanıyor. fiil olarak ve BNN'yi kullanıyor. Yani Yani işte işte müfessirler olmasa veya işte çok ince düşünenler bunların hepsini Bunların hepsini bulabiliriz.

  7. 03:55

    Kur'an-ı Azimuşşan'daki bu tabirler, bulabilir, kullanabilir. işte Seba'ın yediği bina ettik. Orada da bene ilâfilik oluyor. Fakat arada binaen demiş. Manasekfene olduğu anlaşılıyor. Vesaire. Çok acayip tabi, bilmediğimiz daha dünya kadar tevafuklar, tesadüfler var, diyemeyiz. Bunların hiçbiri tevafuk ve tesadüf değildir.

  8. 04:21

    Kur'an'ın mucizatındadır. Okuyanın, tefsir edenin aciz kalacağı hususlardandır. Seba'ın yediği bina ettik diyor. Evet öyle yedi kişi. semâvâta has edilerek, ona delalet etmek üzere, tenvin getirildi. yedi kat semâid diyor.

  9. 05:10

    Şimdi şiddetinin manalarını veriyor, öyle yedik gök, gök ki, o da kavinin cemsidir, gayrimüsariftir. Kuvvetliler, kavin kuvvetten geliyor, güçlü. Yine, daha öyle diyebilirsek, sıfatın bazen sıfat olur. Bir haftaya koyan sıfat tabii ki olur ama, semâvâta da direkt sıfat olur. Muhkemâtin, onu da nasfân-ı kesreyle olduğu için, muhkemâtin yok.

  10. 05:41

    Yoksa sebanın, yani muhkemâtin de nasfânındadır. Muhkemâtin, ihkam edilmişler, tahkim, Türkçe'de kullanılıyor, tahkim, güçlendirilmiş. Güçlendirilmiş derken, bir bina hasar görürsen onu güçlendirirsin. Bir de var ki, bina yaparken güçlü yaparsın. Bu aradaki mânâ, güçlü yapılmışlar. Çünkü Türkçe'de güçlendirilmiş dersen, zayıfı da takviye yapıldı mânâsı çıkar.

  11. 06:16

    Burada o mânâ meluz değildir. Muhkemâtin, sabah sağlam yapılmışlar. Şimdi onu tesir ediyor, cümleyi tesiri eyle. Göklerin mukem olması, sağlam olması falan. Leâ ve's-sirû, tesir etmez. Etmiyor. Yani etki bırakmıyor. Neredeyse ya göklerin içerisinde, gökler hakkında. Ne tesir etmiyor? Bu ne oldu şimdi?

  12. 06:50

    Mûrûrûd-dehri. Mûrûr, uğraması, gelip geçmesi. Deher, uzun zaman. Leâ ve's-sirû, tesir etmiyor. Fîhâ, göklere ne? Mûrûrûd-tuhûri. Tuhur, deherin cemidir. Deher, uzun zaman demektir. Mûrûrûd-tuhûri. Uzun zamanların geçmesi, yüzlerce, binlerce, hani öyle on binlerce atmosferal yüzüm yok ama dünyanın ömrü yedi bin sene yani buyuruluyor.

  13. 07:27

    Zâif de olsa hadîs-i şerîf, Hakîm-i Tirmizî Nevâdir'ül-Rûsûl'de rivayet ediyor. Dolayısıyla, zâif de olsa bir mesele hakkında bir hadîs varsa akılla konuşulan felsefecilerin, astronomicilerin konuşmalarına tercih edilir. Çünkü ulema, fıkıhta bile öyle buyuruyor. Hadîs zâif bile olsa bir konuda re'ye, kıyasa tercih edilir.

  14. 07:57

    Onun için burada adâet tercih edilir. Öyle on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca sene, kırk milyon sene, kırk milyar sene falan, bunlar sıfırları şaşırmaktan ileri gelen palavralardır. Fazla sıfır koymaktan veya sıfırın yerini bilmemektir. Öyle bir şey yok. Âdem aleyhisselâmdan beri insanlık var. Âdem aleyhisselâmdan evvel iki bin sene cinler var.

  15. 08:22

    Bu etsin, yani ne olacak? Dokuz bin. Pek bir hadîs-i şerîf. Umrut dünya sefâtu eyyâmin min eyyâmil âhıra. Dünyanın ömrü ahiret günlerinden yedi gün. Ve inni emelânde Rabbike ki elf senedir min mâ teuddûn. Rabbin nezdi nebî günü için saydıklarından bin sene kadar. Hesap çıkıyor. Peki oradaki dünya dediği, Âdem aleyhisselâmdan itibaren başlatılandır.

  16. 08:47

    O da zaten yedi bin seneye doğru gidiyor artık. Zaten kıyamette Hazreti Mehdi Hüseyin'in üzülmesi yaklaşıyor zaten. İmam-ı Rabbânız der, onların bu bin içinde olacağını. Hüseyin aleyhisselâm'ın üzülü, zaten Hazreti Mehdi'nin zulmünden sonradır. Ve bunların bu bini geçmeyeceğini mektubatta açıkça beyan ediyor.

  17. 09:05

    Bu bini geçmeyeceğini açıkça beyan ediyor. Kıyamet geçebilir ama onların gelmesi geçmez. Onların da gelmesinden sonra kıyametin eli kulağında olduğu zaten. İkisinin toplam süresi 80 sene. Ondan sonra bazı halifeleriyle dünya devam ediyor. O da az bir süre. Yeniden dünya bozulmaya başlıyor. Zaten ondan sonra güneş doğma, batıdan doğma süreci başlıyor.

  18. 09:32

    Güneş batıdan doğmasına yine dünyada Müslümanlar, teheccüd kılanlar var. Hafızlar, halimler var yani. E güneş batıdan sonra 120 sene, bu da rivayetlerde geçiyor kaynaklı. Yani ondan sonrası 50 sene, 100 sene, 200 sene kıyamet kopmaya gelebilir. Ama Hazreti Mehdi'lerin şahsımları 1800'lerde, 1700-1800'lerde olursa zaten ondan sonra 150-200 sene var.

  19. 09:58

    Ama İmamoğlu Hazretleri kıyamet bu bini geçmez. Bu bini geçmez buyurmuyor. Hazreti Mehdi'nin rüzulmesi bu binin içinde olacak diyor. Oradan sana zaten şey oluyor. Bu binin içinde olacaksa, onların tüm toplam süreci 80 sene. Yani İsa'ya sahibinden sonra 40 sene kalacaksa hayat işlerine. Dolayısıyla süreç belli.

  20. 10:20

    7000 sene, işte Âdem Efendimiz'den tutarsan olabilir. Ama ondan evvel dünyanın bir 2000 sene vardı cinler, vardı falan. O da rivayetlerde cinlerin olduğu. Zaten Yerde fesat çıkaracaklar mı? Yaratacaklar mısın? Melekler nereden bilecek onu? Önce cinlerle uğraştılar. 2000 sene kadar. Oradan bilerek kıyas yaptılar.

  21. 10:44

    Et'e cehalü fiyan diyemeleri. Nereden bilecekler? E evvelce cinler birbirine çok harp etmişler birbirine. İnsanlar da harp ediyor işte. Yani onu da katar. 2000'de oradan gelmiş. Onun için Âdem Aleyhisselam indiğinde dünya dedi ki devletin gaza şebabi sen geldin ama dedi gençliğimi göremedin. Halbuki Âdem Aleyhisselam zamanında cennet gibi der ya.

  22. 11:09

    Tiken yoktu. Kabil abini öldürene kadar hiçbir gülde tiken yoktu. Hiçbir meyvede mayhoşluk yoktu, eksürgü yoktu. Tamamen cennetli. Ama yine de gençliğimi göremedin dedi. Demek orada bir 2000 sene gerisi var. Ama toplasan bunu bütün rivayetleri 9000'de, 10000'de 10 milyar sene. Çüş. Yuh. Siz ne manyak adamsınız.

  23. 11:34

    Nerede okudunuz bu kadar rezaletleri öğrendiniz ya? Böyle bir sıfır yanlış olur mu ya? Böyle bir şey olur mu ya? Şurada ben doğduğumdan buraya 60-63 sene 5 yaşımdan aklım başımda olsa Haliç ne haldeydi? Marmara ne haldeydi? Şu haldeydi, bu haldeydi. Marmara akvaryum gibiydi ya. Balıkları sayıyorduk biz altında.

  24. 11:55

    Murgaz'da çocuktuk. Marmara akvaryum gibiydi ya. Bizzat evdeki su gibiydi ya. Şu anda Marmara'nın durumuna bak ya. Yani 40-50 senede Marmara bu hale geldi. 40 milyar senedir ulan su mu kalır? Ortada ot mu kalır? Ocak mu kalır? Yemeğe lüfer mi kalır? Hamsi mi kalır ya? Eski hamsine yeni hamsi birbirine girdi yani.

  25. 12:21

    Eski tadı yok. 40 milyar sene evvelden hamsi devam ediyor yani. Ulan 40 senede devam etsin. Kaç sene sonra millet ne yiyecek bir şey bulamayacak ya. Onun için dünya çabuk. Zahra'l-fesadu filbelü vel bahri Karalarda denizlerde fesat çıktı diyor. Ta Kabil'i, Habil'i öldürdüğü zaman. Ondan boyunca dünya son nefeslerini koca karı gebermek üzere yani.

  26. 12:46

    Sen daha neden bahsediyorsun ya? Onun için gökler 7 kat gökleri bina yaptık. Çok güçlü, kuvvetli yaptık. Çok sağlam bina ettik. Uzun zamanların geçmesi. İşte ne diyorum sana? Yani binlerce diyorum. 7 bin, 9 bin sene falan hemen hemen. Tabi daha da 7 bin tamamlanmadı da. Geçti. Bu da ne yapmadı? Dünyanın tavanına sema tabakatına olumsuz bir etki yapmadı.

  27. 13:38

    Zaten Kur'an-ı Kerim gün muhkemliği hakkında çok. Ondan sonra Ondan sonra Var. Çok. Mülk suresinde zaten biliyorsunuz. Yani gözünü döndür, semaya bak. Bir daha döndür, bir daha bak. Çatlak biliyor musun? Herhalde Kaf suresinde. Kur'an dolmuş bu. Gökte çatlak yok, patlak yok. Etkilenme yok, aşınma yok.

  28. 14:24

    Bu semayla ilgili çok ayet var. Bu da Allah'ımızın kuvvetinin bir eseri olarak kullarına ayeti olarak göstergesidir. Tabi yerde bu durum mesela gök hakkında bu çok var. Yer hakkında bu konuda bir ayet pek hatırlamıyorum. Yerin dehvi var, döşenmesi var. Onlardan bahsediliyor. Ondan sonra Dağlar hakkında var.

  29. 14:58

    Ama bu muhkemme Bu muhkemme, sağlamlık şey, tabi dağlar hakkında var. Ravaz-ı Şerif, Şam, Hatin, Yüksek, Ulu dağlar var. Ondan sonra onların sabitliği zaten meydanda da. Yerde etkilenmeler olmuş. Ve oluyor. Devamlı deprem oluyor. Sındırgı'da 17.000 depremi geçti. Yerin fiziki özelliklerinde de tesirlenme olmuş mu?

  30. 15:28

    Olmuş. Çünkü mesela bazı yerlerine bakıyorsun depremler vs. işte münasebetlerle çatlaklar oluşmuş. Belki de kıtalar diyorlar mesela. Avrupa ile Asya'nın arası bizim boğaz. Bizim boğaz. Yani Avrupa ile Asya'nın arasıdır. Arasındaki sudur yani. İki kıtanın şeyi burası. Ayrılma noktası. Dolayısıyla yani bunun birleşik olduğu ve sonradan bu depremlerle ayrılmış olması

  31. 16:02

    benim aklıma çok yatıyor. Kuvvet ve muhtemel zaten çok fazla da bir eni yok. Çok fazla bir eni de yok yani. Dolayısıyla depremlerle vs. ile kıtalar birbirinden ayrılmış olması rivayetlerde de geçiyor. Belki bilim ediciler de maddi bilim adamları bazıları söylüyorlardır bunu. Ben onların ne dediğini bilmiyorum.

  32. 16:28

    Ama yerde etkilenme var. Bir tepe bakıyorsun ortadan kalkıyor. Ondan sonra dümdüz oluyor. Oradan yel geliyor, sel geliyor. Ondan sonra bakıyorsun tepenin boyu inmiş aşağı. Ondan sonra efendim yerlerde halklar açılıyor. Ne diyor onlara? Omruk mu ne? Konya'da çok oluyor. Kocaman, kök gelenler için alınacak kadar dibine iniyor.

  33. 17:04

    Bütün bu etkilenmeler yerde görünüyor. Onun için göğün bir özelliği var ki diyor Uzun zamanların geçmesi gökte etki yapmıyor. Ama yerde yapıyor. Gökte de olsaydı yere benzemez. Çünkü yerde olduğu zaman bölgesel oluyor. Belli bir kesimin kısmı ilgilendiriyor. Onlar da oradan uzaklaşıyor. Gidiyor başka bir tarafa.

  34. 17:34

    Ve yine bir rahatını, düzeni kuruyor. Ama gökte olduğu zaman gökten parça düşmesi söz konusu olduğunu düşünün. Gökten parça düştüğü zaman göklere, yerlere çok yüksekten gelmeksa bile işte nereye denk gelir, ne olur ne biter altında kalanın pek kurtulma şansı da olmuyor. Olmaz. Onun için Mevla bize bunu nimet olarak sayıyor.

  35. 18:04

    Üstünüze hem tavan yaptım, hem çatı yaptım. Bina yaptım. Sebaan 7'yi. Öyle şiddaden çok güçlüler, kuvvetliler. Gökte olsa, Allah muhafaza etkilenme, güneş sistemi bozulur. ısı ve nebatatın, yiyeceklerimizin, bitkilerin yetişme sistemi bozulur. Onun için göğü etkilenmeyecek muhkemlik de yaptı. Yer etkilense bir yer etkilenir.

  36. 18:43

    Ama gök etkilense güneş sistemi bozulur. Rüzgarların sistemi bozulur. Yağmurların düzeni bozulur. Bu da dünyadaki yaşamı ifsat eder. Onun için göğü etkilenmeyecek kuvvet de yaptım Allah buyuruyor. Sonra Ve cealna siracen vehacen. Ve cealna biz yarattık. Burada cealin iki mefhule teaddisi uygun görülmemiş müfessirler tarafından.

  37. 19:19

    Yani siraceni güneşin ismi yapsan vehaceni de onun ikinci mefhulü yapsan falan iş zor. Hani ve cealna yaptık, neyi siraceni güneşi nedir yaptık vehacen tutuşmuş yaptık, parlak yaptık. Bu manada müfessirlerce uygun görülmüyor. Ya tek mefhule teaddisi söz konusudur. O da siracendir ve haçta onun sıfatı oluyor.

  38. 19:48

    Yani ve cealna ve halak ne demek ki? Biz yarattık. Neyi yarattık? Siracen. Sirac güneşin ismi olarak burada zikrediyor. Vel murâde ve şemsi diyor Beyzâbî en sonda da. Böyle dediği aleş-şemsiye vıyâen vel kamerûnûrâ O addede güneşe ziyâ düşüyor. Ziya sadece ışık kaynağı, aydınlatıcı etrafı, parlatıcı mahasına geliyor.

  39. 20:22

    Aydınlatıcı, etrafı parlatıcı manasına geliyor. Ziyada lügat itibariyle hararet ve sıcaklık yok. Ama Sirac'da kandil manası melhuz. Kandilde de işte ona mütele'l-en diyor. Bak Sirac'en ve Hac'en. İki tane mana vermiş. Mütele'l-en ve kâden diyor.

  40. 20:50

    Şimdi mütele'l-en'in tefsiri nereye bakıyor? Sirac'en'e bakıyor. Ve kâden'in tefsiri nereye bakıyor? Ve Hac'en'e bakıyor. Yani var lef, neşri, müretteb var. Tertibe edilen bir sıralama var. Şimdi Sirac'da mütele'l-en parıl parıl parlayan, parlaklığından kendine bakılamayan manası var. Orada yani hararet ve sıcaklığına temas yok gibi anlaşılıyor.

  41. 21:28

    Sonra ne buyurur? Ama tabi ziya gibi değil. Yani ziyada yine sırf parlatıcılık var. Sirac'da belki hararet sıcaklık kandilde biliyorsunuz. Yakılıyor ediliyor o zeytinyağıyla falan yakılınca kandil ve bir şeyle yakınca ancak parlıyor falan. Orada Sirac'da belki öyle bir şey var ama esas için onu da parıl parıl parlayan.

  42. 21:51

    Zaten kendi parıl parıl parlayınca etrafı da parlatmış oluyor. Sirac'en. Muhteşem temin, tazim için muhteşem bir kandil, büyük bir kandil falan. Öyle Sirac'da ki ve Hac'en ne demek? Ve kâden. Ziyade tutuşucu. Efendim, ve kâden zaten tutuştu manasına geliyor. Ev kâden tutuşturdu manasına geliyor. Ce ve kûdü'en nâr, tutturak, tutuşturan şey.

  43. 22:21

    Efendim, çalıp manasına geliyor işte neyse. Ve kûd, tutturak derdi. Efendim ve kâden, son derece yanıp tutuşmuş. Burada güneşin hem ışık kaynağı hem de ısı kaynağı olduğunu birden temas etmiş oluyor. Yani güneş hem aydınlatıcıdır hem de hararet kaynağıdır. Güneş olmasa sebep olarak Allah onu yaratmasaydı dünya buz keser.

  44. 23:03

    Ve o zaman kimsenin yiyeceği içeceği ne hayvanın ne insanın yetişmez. O zaman da dünya yaşanmaz hale gelir. Onun için güneşi vesile etti. Bu nereden geliyor ve Hac'en diyor. Min vehecetin nâru. Vehece ye'cu vehcen. Vehece, efendim, vehecet. Ennâr biliyorsunuz, müennes kabul ediliyor. Tehennisi gayriakî olarak.

  45. 23:33

    Ondan dolayı vehecet aydınlık yaptı. Ortalığı parlattı yani. Ennâr o ateş. Ateş yanınca ne oluyor? Ortaya ışık çıkarıyor. O da ortalığı aydınlatıyor. Vehecet ennâr. Ne zaman deniyor bu? İzâ ezâet. İzâ ezâet parlattığı zaman. Ortalığı aydınlattığı zaman. E şimdi tabi. Ezâe fiili de bir acayiptir. Müteaddîsi de var.

  46. 24:08

    Lâzım da var. Mesela. Felemme ezâe lev meşevfî. Ortalık aydınlanınca. Meşevfî. O aydınlıkta yürüyorlar. Orada mesela. Lâzımı görüyorlar. Ama gerisi ne diyor? Ve ezâet mehavlev. Zevbellâhu binûrîm. İşte o ateş ne zaman etrafını aydınlattı. O aydınlattı da olabiliyor. Anladın mı sen? Vehecet ennârû. Ateş.

  47. 24:43

    Aydınlandı denemez. Aydınlattı denir. Çünkü ateşin kendi aydınlanmıyor. Ateş yanınca etrafını aydınlatıyor. E kendi de parlak oluyor tabi. Aynı bir şey. İzâ ezâet hiyen nâra gidiyor. diye nağra gidiyor. O ateş etrafını aydınlattığı zaman da efendim, vehecet-i nağru derler diyor Araplar. Burada da vehacenin manasını vekkaden diye tefsir ettim.

  48. 25:15

    Yani son derece tutuşmuş ve etrafını aydınlatıcı dolayısıyla manasına geliyor. Ev yahut da balıgan fil harareti. Balıgan, tabi balıganın da mefhulü mahsup olsa gerektir yani. Şerhlerde böyle ufak tefek işleri konuşmuyor. Ama öyle anlaşılıyor. Balıgan ulaşmış yani, ulaşıcı. Nereye ulaşıcı yani? Nihayetehu veyahut sonuna ulaşmış.

  49. 25:48

    Hadden veya bir sınıra ulaşmış. Falan. Orada bir balıganın bir mefhulü mahsup olması lazım. Ne hususta bir noktaya ulaşmış? Yani güçlü bir noktaya ulaşmış. Fil harareti. Sıcaklıkta. O zaman anlaşılıyor ki iki mana da yani hem mütelekleyen hem de vekkadenin ikisi de neyin tefsiriymiş? Sade vehacen tefsiriymiş.

  50. 26:19

    Çünkü siracen vel muradruş eşşemsü güneş. Sirac, kandil, güneş. Öyle güneş ki vehacen. Şimdi vehacene ne mana vermiş? Parlak, son derece aydın, tutuşmuş, son derece aydın ve son derece sıcak. Sıcaklık sahibi. Sıcaklık barındırıyor.

  51. 26:45

    Şimdi birinciye diyor mütelekleyene nereden verdim? Parladığı zaman, aydınlandığı zaman O zaman vehacin bir manası ne oluyor? Mütelekleyen. Mütelekleyen zaten muzuyen demek. Yani mütelekleyen muzuyen her şey. O zaman mütelekleyen yani muzuyen. Muzuyen aydın. Aydın.

  52. 27:19

    Sıcaklıkta son noktaya ulaşmış. Onun da lugatta çok sıcak manası vehecede var mı diyor. Mastarı vehç gelir diyor. Sıcaklık ve hararet demektir diyor. Eğer sen onu izahat manasındaki mastardan alırsan vehacene çok parlak ve aydın manası verirsin. Yok diyor hararet manasındaki vehç mastarından, kökeninden türettirirsen, müştak yaparsan diyor

  53. 27:52

    vehaceni o zaman da çok sıcak manası verirsin diyor. Vel murad diyor. Her halükarda Sirac'dan maksat, vehac zaten Sirac'ın sıfatı olduğu için mühim olan, sultan maksat eşrefli güneştir diyor. Şimdi ama ev ile beraber farklı bir mana olarak söyledi ama vehacene mütele'liyen ev vekkaden demedi. Ne demeliydi o ileriye bakarsan?

  54. 28:24

    Mütele'liyen ev vekkaden demeliydi. Yani ne demek isteyecekti? İster izahat manasından, tele'lüden al vehci, ister ev yahut vekkaden manası ver tutuşmuş, çok sıcak o da har manasındaki vehçten al. Şeyi manaya verirken ev dedi. Ama tefsiri ilk yaptığı zaman ev demedi. Mütele'liyen vekkaden dedi. Bu neye delalet ediyor?

  55. 28:58

    Bazı müelliflere göre, alimlere göre iki mana bir anda verilemiyor. Ama Beyzavi burada neyi tercih ettiğini gösteriyor. Vehce kelimesine aynı zamanda hem ziyadar, hem tutuşmuş çok hararetli manasını müştereken verebilirsiniz. Bir kastettiği için ilk tefsirde araya ev koymuyor. Ama bunun iki masları var.

  56. 29:29

    İki farklı manası var anlatmak için. Ev valiganda koyuyor. Bilmiyorum. Anlattım herhalde. Kendim ne kadar anladımsa yani. Şimdi geldi. Ve enzelna biz indirdik. Azimuşşan. Nereden? Minel musrati. Musrat'tan. Şimdi musrat'ta biraz duracağız. Evet. Belki de derse mal olur yani tüm rükaplar. Çünkü minel musrati, musrat bir mana var.

  57. 30:07

    Sehaiptir, yani bulutlar. Bir mana var. Riyahtır, yani rüzgarlar. O zaman bulutlardan indirdiğin anlaştırması kolay. Rüzgarlardan indirdik de başka işler devreye giriyor. Musrat, bulutlar ise o zaman da iki mana var. Ondan sonra, yok o zaman bir mana var, bulutlar ise. Ondan sonra, riyah ise, yani rüzgarlar.

  58. 30:41

    O zaman onda iki mana var. Buradaki manalar hemzeden çıkıyor. E'asara yorsarıdan çıkıyor. Bulutlarsa, hemze haynunet için, müşarefet için, yakınlaştığın ifade için oluyor. Riyah ise, o zaman hemze, yani el-musrat'taki fiili olan e'asaranın hemzesi, e'asaranın. Hemze nerenin hemzesi? El-musrat'taki e değil.

  59. 31:05

    El-musrat'ın fiili mazisi olan e'asaranın hemzesinden bahsediyoruz. O e'asaranın hemzesi, eğer musrat bulutlar ise, haynunet için, yani sıkışması yaklaşmış manasına geliyor. Yok efendim rüzgarlar ise musrat, o zaman hemze iki farklı mana geliyor. E'asaranın hemzesi. E'asaratil riyahu, o zaman mana geliyor, efendim bulutları sıkıştırması yaklaşan rüzgarlar manasına geliyor.

  60. 31:41

    Veyahut işte orada, el-riyah zevatil asiri manası var. O zaman sayruret için. Hemze sayruret için oluyor e'asaranın hemzesi. Yani, işte boralı ve fırtınalı olmaya dönüştü. E'asaratil riyahu, rüzgar fırtınalı ve boralı olmaya dönüştü. O zaman sayruret için oluyor. Yani e'asaranın hemzesi, musrat'ın fiili mazisi e'asara.

  61. 32:13

    Bu e'asaranın hemzesini anlamadan, bu ayetteki musrat'ın tefsirini beyzamiden hiçbir şey anlamazsın. Onun için baştan onu konuşalım, sonra ben okurken siz de anlayacaksınız. Hatta fazla da anlatma, tamam anladık diyeceksiniz. Ama onu anlatmadan konuşsaydık, boğuldunuz gittiniz. boğuldunuz, gittiniz.

  62. 32:34

    Ev, ev, ev, ne oluyor ya? Ev demek yahut öyle, yahut böyle, Ev demek yahut öyle, yahut böyle, yahut şöyle. yahut şöyle. E farkı ne? E farkı ne? Farkı dümdüz. Çirkin eden manayı ver, geç. Çünkü neden? Manayı ver, geç. İbareyi okudun mu okudun. Ne okuttun? Beyzami okutuyorum. Beyzami kolay iş midir? Onun için biz de künhüne varmış değiliz.

  63. 32:57

    Ama şarihlerin berekatıyla bir şeyler anlamaya çalışıyoruz yani. Onun için e'asaranın hemzesi, ya haynûnet içindir ya sayruret içindir. Haynûnetle müşârefet aynı manadadır. Müşârefe yakınlık manası, mukârebet demektir. Şeref, şerefin, cürûfin, hârin, mesela şeref ne demek? Kenar, kenar köşeye şeref deniyor.

  64. 33:26

    Minarenin işte yuvarlarına, ezanın mezunu bu derece şerefe, şerefe deniyor. Hem yükseklikten geliyor hem kenarda uçta kalıyor. Onun için e'asara yakın oldu. Şimdi fiili nedir? e'asaratis, sehaibi, bulutların sıkıştırılması yakın oldu. Halbuki e'asara sıkıştırdı dersiniz. Halbuki orada da mefhule döndürüyor işi.

  65. 34:04

    Yani rüzgarların kendilerini sıkıştırmasının yaklaştığı bulutlardan indirdik diyor. Çünkü rüzgar sıkıştırmadan buluttan da su inmiyor. O da onun sütünü sağlıyor. Yani o da onun suyunu sağlıyor. Tamam mı? Bu bir manada geliyor. Sonra ya da minel musrati bu sefer fail oluyor. Aslında musrat ismi faildir.

  66. 34:42

    Fakat bizim birinci manada bulutlar manası verirsek rüzgarlar tarafından sıkıştırılması yaklaşan bulutlardır. bulutlardan indirdik, ma'en yağmur suyunu diyor. Bu sefer ne manası veriyorsun? Musarat manası veriyorsun. Musarata, musarat verilir mi? Verilir. Çünkü fiili ne? Asarat. o zaman, asaraya da yakın oldu manası, hemzeye de, haynûnetle, müşârefet manası veriyorsun,

  67. 35:19

    o zaman asarat, sıkıştırılması yakın oldu. Fa'il ne? Erriyâhû, şey, es-sehâibû, es-sehâibû, bulutların sıkıştırılması yaklaştı. O zaman musarat diyorsun yine asaradan, anladın mı sen? Haa, ama okurken ne okuyorsun? Musarat. Mesela müşkilat, müşkilat. Müşkil ne demek? Yani müşkil eşkeler emru, iş, işin anlaşılması zor oldu.

  68. 36:01

    Aslında bu mana olarak müşkel. Yani, anlaşılması zorlaşan. İş, müşkil oldu. İş müşkül olmuyor. İşin fehmi ve anlaşılması veya çözümü müşkil. Ama bu hemzeler, yani if'alin hemzesinde çok manalar var. O manaları bilmeyenler ve yerine göre onu istimal edemeyenler, çok ayette hadise bile yanlış mana verir.

  69. 36:35

    Onun için şimdi asarat sıktı. Ne? Erriyâhû, fa'il diyelim. Rüzgârlar. Burada fa'il, riyâh. Rüzgârlar sıkıştırdı. Mefhul sıkıştırılanlar, yani musarat, bulutlar. Burada şey has ediliyor. Eğer bunu sıkıştırdı manası verirsen, sıkıştıran fa'il rüzgâr, sıkıştırılan mefhul bulut. Bunun başka türü yok. O zaman burada riyâh, rüzgârlar ne oluyor?

  70. 37:18

    Musarat. Sahâib, bulutlar ne oluyor? Suyu sıkılan musarat. Eğer if'alin hemzesine bildiğimiz gibi sıktı manası verirsen, ama if'alin hemzesine haynûnet manası verirsen, esbaha gibi. Mesela esbaha ne demek? Mefhul manası. Esbaha ne? Sabaha dahil olduk. Öbür türlü rüzgâr manası verirsen, esbaha ne? Biz isbah ettik.

  71. 37:57

    Isbah ne? Parlamak, aydınlanmak, bilmem ne. Onun için aslında biz isbah sıfatı, vasıfı bize ait değil. Biz sabaha girenleriz. Sabah vaktine girenleriz biz. Isbah, diyor Allah. Isbah ne? İmsak, fecrin aydınlanması. O aydınlanmayı yarıyor, yaratıyor, geceyi gündüzden çatlatıyor, gündüzü imsak vaktinde fecri, geceden, lehilden toprakta buğdayı, tohumdan taneyi yarıp da

  72. 38:47

    içinden bitkiyi yardığı gibi fecri de lehilden, geceden çatlatıyor, yarıyor, patlatıyor, çıkarıyor. Esbah ne? O zaman hemze ne için oluyor? Biz sabaha girdik. İşte orada, devlete daha da başka misaller de verilebilir. Burası da en güzel misallerden biridir. Ama ben fiil-i maziden vereyim diye düşündüm.

  73. 39:14

    Ondan sonra efendim, yaklaştı manası. Şimdi o zaman en sonraya sıktı manası verirsek, burada morselat, sıkanlar, rüzgarlar, sıkılanlar, sıkanlar, bulutlar. Ama burada birinci manayı ne vermiş şimdi Beyzavi? Esseha ibi. Yani musselatanın manasını bulutlar manası vermiş. olursa, o zaman bunu sen nasıl veriyorsun?

  74. 39:51

    Bulutlar, musselat, sıkanlar değil. O zaman sana bunu sorarlar. Beyzavi de cevabı veriyor. Ben buna bu manayı niye verdim? Neye dayanarak verdim? İza e'serat. İza, hangi bulutlar bu diyor, normal bulutlar değil diyor. Hangi bulutlardan biz indirdik Allah buyuruyor? İza e'serat. Asır vakti yaklaşan. Asır sıkılma.

  75. 40:26

    Sıkma sıkılma vakti yaklaşan. İza e'serat. Bulutlar i'sar yaptığı zaman, i'sar sıfatına sahip olduğu zaman, peki i'sar sıfatı ne demek diyor şimdi? Ey şu demek, şârafet. Şârafa ne demek? Gârabet. Yaklaştı. Bak burada haynunet kelimesi geçmiyor. Ama hatta izahane diyecek mesela. Acayip acayip tefennunler yapıyor.

  76. 40:55

    Mesela normal kitap olsa ne diyecek? Vehemzetü'l-i'sari lil haynuneti. Haynunet için siz de kolay anlayacaksınız. Ama burada manalardan onları anlamanız gerekiyor. Ne zaman e'serat diyorlar bulutlara? Ey şârafet, yaklaştığı zaman. Ne yaklaştığı zaman? Entâsıra sıkması. Neyi? Ha, bulutları. Nelerin sıkması?

  77. 41:23

    Erriyâhu, rüzgârların bulutları sıkması. Neticesinde de fetum tıra. Şârafet yani, entâsıra fetum tıra. Tum tıranın hiyesi nereye gidiyor? Sahabe bulutlara gidiyor. Bulutların da yağmur yağdırması yaklaştığı zaman, e'serat-ı sahâibu denir diyor.

  78. 41:50

    Bulutların rüzgârlar tarafından sıkıştırılması yaklaştı. İşte eğer e'serâ nemzesine haynunet ve müşârefet, yani yaklaştı manası vermeyip de, direkt e'serâ, sıktı manası, sıkıştırılması yaklaştı değil de, sıkması veya sıkılması yaklaştı değil de, sıktı manası verseydik normal babı üzere, ef'alenin, o zaman sen e'serâibi diyemezdin diyor.

  79. 42:22

    Çünkü ben buraya e'serâibulut diyebildim ama, ne manayı aldım o e'serâ nemzesini diyor? İde e'serat. E'serat. Hangi e'seratı aldım diyor? Sıktığı zaman manasını almadım diyor. Sıkılması yaklaştığı zaman aldım da böyle verdim diyor. Yani ey şârafet yaklaştı, ne entâsıra sıkması, ney-i hâ bulutları, ney-i nerriyâhı rüzgârların, fet'undra neticesinde de bulutların,

  80. 42:53

    yağmur yağdırması yaklaşmış olan, o bulutlardan biz indirdik Allah buyuruyor diyor. Geriye getireceksin. Hep işi geriye bağlayacaksın. Yoksa bir kopartırsın orada da, benzerini ay koparırsın yani. Şimdi diyor, ke kavlike, bu senin şu sözün gibidir diyor. Şârafetlerde falan bir mânâ verdi, e'seratın mânâsını verdi, mûsırın kim olduğunu, mûsârın kim olduğunu.

  81. 43:21

    Dolayısıyla burada bulutlara mûsırat dediysek, ancak haynûnet mânâsıyla, rüzgârların sıkıştırması yaklaşan veya yağdırması yaklaşan mânâsına geldiği için, orada mûsır ismi fâil vesilesinde olabilir. Haynûnet mânâsında imzalınırsa. Ke kavlike mesela sen dersin ki diyor, ehsade zer'o.

  82. 43:45

    Şimdi ehsade hasat yaptı. Hasat yaptı ne demek? Devşirdi yani biçti. Biçti. Devşirme, ürün toplamaya denir hasat. Ehsade, biçti, ürün topladı. Kim şimdi? Ez-zer'o, ekin. Ekinler, cins tutarsın olsun, olur ekinler. Arkadaş, ekinler biçen midir, biçilen midir? Hasıt mıdır, mahsut mudur? Mahsuttur. O zaman, sen diyorsun ki ehsade, eğer if'alev,

  83. 44:24

    babının ilk babının yani rastgele babının ilk mânâsını versen, ehsade hasat yaptı. Ez-zer'o, ekinler hasat yaptı. Kendi kendini mi biçti de topladı, devşirdi de ambara kendi mi girdi? O zaman, sen bunu ne zaman dersin? Hizâ hâne. Hâne, hayene idi. Hinde oradan geliyor o zaman. Hâne, hayene yani yaklaştığı zaman.

  84. 44:46

    Ne için? Lehû, o ekin için. Ne yaklaştığı zaman? En yuhsade, hasat olunması, biçilmesi, devşirilmesi, ambara toplanması. Zamanı yaklaşan ekin için ne deniyor? Ehsade zer'o. Yani hâne lehû, en yuhsade. Bizimkinde de ne oluyor? E'serâ. E'serât, e'serât-i sehâbû. Bak, ehsade zer'o ile ne farkı var? Bir şey yok.

  85. 45:21

    Ehsade zer'o. Ekinin biçilmesi yaklaşmak mefhul oldu. Hâne lehû, en yuhsade. Bizimki nasıl şimdi? E'serât-i sehâbû. E'serât, sıktı. Ne e'serâbû bulup? Ehsade biçti. Ne ezer o eki? Olmayınca ne yaptık? Döndük. Ehsade, biçilmesi yaklaştı. Ezer o ekini. Burada da ne yaptık? E'serâ, sıkılması yaklaştı. E'serâbû bulutun.

  86. 45:49

    Bu sefer de fâil ehsade, ehsade zer'o, nuhsid geliyor. Biçilmiş ekini nuhsid deniyor. Ama hiç adam bunu, hemzenin haymûnetini düşünmese kimse nuhsid kelimesine biçilmiş bahası vermez. Hiç kimse buluta da nuhsid dendiği zaman sıkan bahası verecek. E bu sefer de bakacak, filakikâ bulut sıkan değil, sıkılan.

  87. 46:17

    Onun için bu haymûnet bir hemze. Allah'ımızın kelamını anlamak için bir fiil değil, bir kelime değil, bir harf. O harf haymûneti var, sayrûreti var, dühulü var, nefhi bile var ya. Nefhi bile var. Sen ne diyorsun ya? Adamlar kafir oldu. Dinden çıktı ya, bir hemzeden. Vellezîne yutîgûnehu fidyetun ve alellezîne yutîgûnehu fidyetun tâ bu miskinin.

  88. 46:56

    Ve alellezîne o kimseler üzerine farz ki yutîgûne takat getirebiliyorlar. Neyehu oruç tutmaya. Oruç tutmasa da olur, ne verecek? Fidyetun tâ bu miskinin. Sapasağlam adam, fakir doyurursa fidye verirse, küçü yetse de oruç tutmayabilir manası çıkarttı zındık ilahiyatçılar. Neden? E yutîgûnehu. E taka yutîgû.

  89. 47:20

    Bu ifalde ne işler var ya? İfali anlamadan, sen önce avamil şerhini oku, tuhfetul avamil. Tuhfetul avamil oku, tuhfetul avamilde ve şerhlerde ifalin hemzesinin manalarını öğren, misallerini öğren, ondan sonra yerine göre kullanmayı öğren, ondan sonra gel de konuşalım. Sonradan mealden müstehid oluyorsun.

  90. 47:49

    O meali yapan zındık oldu zaten, sen nereden müstehid oluyorsun? Şimdi meali yapan zaten emziğe yanlış mana verdi, salak. E tabii, oruca gücü yeten diyor, tutmasa da olur, para verse götürür diyor. Halbuki burada iki mana var, onu da doğru konuşalım. İslam'ın bid'atinde para verseydi de tutmasaydı olurdu diye bir kavim var,

  91. 48:14

    sonra İslam'ın bid'atindeki bazı hükümler, birçok demesem de, bazı hükümler neska dildiği gibi, Kabe'nin Mescid-i Aksa'ya artık dönmediği, şu anda Mescid-i Aksa'ya dönerek namaz kılanın kabul olunmayacağı ve kasten yapsa kafir olacağı gibi neskler var İslam'da. Zaten neskı kabul etmeyen tümden kafir oluyor.

  92. 48:35

    Zaten birçok ilahiyatçı neskı kabul etmiyor. Zaten ondan dolayı dinden çıkıyorlar. Dolayısıyla bu manaya göre, Vâlelezine yutduk'u nev'e gücü yetenler, oruç tutma gücü yetenler fidye verse, olur muansız verirlerse, zaten ayetin hükmü o zaman nedir? Mensuktur. Mensuk olduğu zaman bu hüküm cari değildir.

  93. 48:57

    Çünkü ne buyuruyor? Femen şeyde bin kuruş şehrâ fellâsûn. Sağlığı sıhhati yerinde olan, seferi olmayan, Ramazan ayına da rastladıysa, oruç tutacak, bitti. Bu emir kesindir. Bu mensuk değil. Bu hüküm rahmetli. İste Kur'an'da o zaman. Anladın sen. Ama ekseri ulema diyor ki, baştan böyle bir şey, uygulama vardı da,

  94. 49:25

    millet bir alışsındı yani içkide de kademeli bir yasaklama olduğu gibi, acaba böyle olmuştur. Yani de var falan. Ekseri ulema ise diyor ki, bidayette de böyle bir şey söz konusu değildi. Başından beri oruç farz edildi. Yani işte hicretin ikinci senesinde. Ondan beri böyle bir şey yok. Hasta yalnız ruksat var.

  95. 49:47

    Seferdekine ruksat var. O zaman buraya ne manada vereceğiz diyor. Ne manada vereceğiz diyor. Etâka'nın hemzesi izale için. Etâka'nın hemzesi izale için. Yani ve alellezîne o kimseler üzerine vardır ki yutîkûne takatları izale edilmiş. Yani güç bulamıyorlar. Neye? Oruç tutmaya takatları yetmiyor. Etâka'nın hemzesi.

  96. 50:13

    Bak işte. Nusrat-ı Esâra'nın hemzesi. Etâka'nın hemzesini izale için deyince oruç tutmaya takatı zâil olanlar, yani güç bulamayanlar ne yapacak o zaman? Benim gibi fidye, tüm fidye verecek. O da nedir? Tağımımız için yoksulun doyumudur. O da fitre hesabıyla, işte fitre neyse fidye aynı şeyde diyorlar.

  97. 50:41

    Fiyat rakamı aynı. Ölçülüyor. İşte onun için burada da haynûneti anlayacaksın. Duhûlü anlayacaksın. İzâleyi anlayacaksın. Teâdiyeyi anlayacaksın. Teâdiye var. Lazım bir fiil. Anladın mı sen? Ne olur? İf'âl vâbına girince, ondan sonra hemze başına gelince müteadde olur. Öyle değil mi? Z-be gitti, E-z-be gider diye oluyor.

  98. 51:14

    Bunun gibi. Bu hemzelerde çoğuş var. Şimdi okuyorum. Herhalde bu izamdan sonra kolay anlaşılacak. Oraya kadar okuduk değil mi? Veminû bu kabildendir. Veminû'nunûsû nereye gider? Bulun bir yerde gönderelim. Kekavlike'deki kavle gidebilir. Veminû yine senin o kavlin. Ahzâdezzer'ûyû misal verdi ya. Veminû o kavilden, yani senin sözlerinden biridir.

  99. 51:53

    Mesela hemzenin haynûnet ve yakınlık manası ifade ettiğinin işte ahzâdezzer'ûyû misal verdi. Veminû yine o sözlerinden biridir. Yani şöyle diyorsun mesela, orada da haynûnet içindir diyor. O da nedir mesela? E'seratil câriyetû.

  100. 52:14

    Şimdi bunu biz hiç bilmiyorduk. Yani duymamıştık bu istimali. Tabi lügat var, Arap lügatını ihat etmek kimsenin haddine değil. Tabi Beyzâbîlerin bildiği şeyler. E'serat sıkıştırılması yaklaştı. Kimin el câriyetû? Kızın. Kızın sıkıştırılması yaklaştı. Yine e'serâ yaklaştı. Hemze yaklaştı olduğu zaman da önündeki fiil mefhul durumuna dönüyor.

  101. 52:48

    Anladın mı? E'serat kendi babında olsaydı sıktı, el câriyetû kız diyelim, limonu sıktı olurdu. Ama haynûnet için olursa e'serat sıkıştırılması yaklaştı. Kimin el câriyetû? Kızın. Câriye kız demek. Burada köle manasında değil. Her yerdeki câriye köle manasında olmaz. Kız manasında olur.

  102. 53:13

    Mesela nehnu cevârin diyor ya, Medine-i Münevvere'ye gelme sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Min benin net câriye. Net cari oğlandan. Câriyeleriz. Yani onlar köleleri manasında değil o. Kız çocuklarıyız manasında. Onun için câriyenin sıkıştırılması yaklaştı. Ne demek? İdâ denet, denâ dünüvden geliyor.

  103. 53:43

    Denâ yednû dünüvben. Dünüv yakınlaşmak demek. Denâ garuben demek. İdâ denet yaklaştığı zaman. Denet, yani onun hiyyesi câriyeye gittiği için. Denet, denâ. Denâ'nın müennesi. Denet yaklaştığı zaman. Ne yaklaştığı zaman? Entehîzâ. Kızın hayız görmesi. Ergenlik çağına ulaşması. Yoksa kadın her ay hayız görüyor.

  104. 54:09

    O kadın değil bu, bu câriye. Kızın ilk hayız görmesi. Neyini meydana getiriyor? Ergenliğini, buluğunu tespit ediyor. O saatten sonra işte namaz farz oluyor. Vesaire birçok helal haram. Ergenliğe bağlanmış İslam'da. Birçok şartlar da ona bağlanmış. Onun için entehîzâ. Hayız görmesi, hayız olması değil.

  105. 54:36

    Hayız olması derse başka kadınlar da hayız olur. Hayız görmesi, ilk hayzı görmesi. İlk hayzı görmesi yaklaşan bir kız hakkında. Ne diyor? Asaratil câriye. Câriyetü, kızın hayız görmesi yaklaştı. Yani sıkıştırılması yaklaştı diyor şimdi. Peki şimdi, bulutta sıkıştıranı bulduk. Rüzgârlar sıkıştırıyor.

  106. 55:03

    Ekinde biçeni bulduk. Ya makine biçiyor ya el de biçiyor. Şimdi bu kız çocuğunu kim sıkıştırıyor da bunu ergen yapıyor. Bu kız çocuğunu sıkıştıran kim? Anası çimdikleri sıkıştırarak kız ergen olmaz. Bir tarafını sıkarak da olmaz. Bunun da faali neymiş? Asaratil câriyetü, ey hâne lirahimihâ, hâne litabî'atihâ, hâne litabî'atihâ, ente asıra rahimihâ.

  107. 55:50

    Fetehîzâ. Kızın yaratılış cennetinin ve tabiatının ve geldiği yaşının, çağının rahmini sıkıp rahminden kan çıkartması yaklaştı. Yani bir misal verdi ki bu mübarek, yani bu mezaviye demek lazım ki Allah kabrini nur etsin. Mübarek adam, mübremi anlatıyorsun, anlattığın verdiği misal ebher. Yani anlattığın şeyde sıkan belli, sıkılan belli.

  108. 56:30

    ayettekini anlatıyorsun, ahzâdezzerû, güzel biraz anlama, kolaylık kafamıza sağladı, âsır belli, mûsır belli, mûsâr belli, hâsır belli, mahsûd belli, getirdim bir yere kardeşim, Getirdim bir yere kardeşim, cariyenin sıkıştırılıp da kan çıkarıp da efendim ergenliğe gelmesi yaklaştı. cariyenin sıkıştırılıp da, kan çıkarıp da, efendim ergenlik...

  109. 56:51

    Yaklaştık da bu cariyenin kim sıkıştırıyor? O da belli değil. Neresini sıkıştırıyor o da belli değil. Kafasını sıksan ayız olmaz ki bu. Allah Allah. Şuraya başlıyor. Bula bula bulduk Allah'ın izniyle. Şârihler olmasa yandık.

  110. 57:20

    Takdiri neymiş? Hâne li tabî'atil câriyeti entâsıra rahimehâ fetehîzâ Nasıl ki öbüründe bulut da fethumfıra damlatıyor. Bu da fetehîzâ bu da kan damlatıyor. O da ne damlatıyor? Su damlatıyor. Anladın mı şimdi? Şimdi mânâ veriyorum okuduğum lafı. Âsarâtil câriyet Yani hâne yaklaştı. Kim için yaklaştı?

  111. 57:55

    Lî câriyeti değil orada da muzaff mahsûf. Kıza yaklaşmadı. Lî tabî'atil câriyeti Kızın tabiatına yaklaştı. Tabiat ne demek? Geldiği yaş iklim ve yaş itibariyle onun genetiğine. Çünkü ne oluyor? Hicaz iklimi sıcak iklimde 8-9 yaşlarında buralardaki gibi soğuk iklimlerde 11-12 13 yaşlarında o kızın tabiatı ne yapmaya başlıyor?

  112. 58:31

    Genetiği yaratılışı fizyolojisi organları rahmi sıkmaya başlıyor. Rahmi sıkmasa rahim kan damlatmayacak. Kan damlatmasa hâiz göremeyecek. Hâiz göremezse ergenlik çağına huluf çağına eremeyecek. E hasarat sıkması yaklaştı. Kimin sıkması? Tabiatil câriye Kızın fizyolojisinin bedensel fiziksel organlarının genetiğinin genetiğine yaklaştı.

  113. 59:14

    O yaşa kadar o gelmiyor. O çağdan sonra geliyor. O zaman ne yaklaştı kızın tabiatına? Entah sonra sıkması. Peki neyi sıkması? Kızı değil. Belli bir bölgesini. Rahime kızın rahmini sıkması. Kızın tabiatı rahmini sıktığı zaman ne yaklaştı bu sefer? Feth-i hizâ. Kızın da hâiz görmesi yaklaştı.

  114. 59:47

    Şimdi Beyzâbî bunu buraya koymasaydı bilmeseydi, biz zaten Ehsad-ı Zerru'dan anlamış mıydık? biz Anlamıştık hacı abi ya, ne işimiz var kızın tabiatıyla, zahimiyle bilmemesine şimdi yani, mübarek adam. Ama size beyin açıyor. Size beyin açıyor. Çünkü Ehsad-ı Zerru'yu herkes bilmez, yakınlık manasını herkes bilmez.

  115. 1:00:09

    Ahzâb-ı Ez-Zarûf, Ekin biçti der. Ondan sonra Ekin kendi kendine biçti gibi millet ona manyak der, hay bir dava. Ama Ahzâb-ı Ez-Zarûf anlaması kolay oldu. Âsarat-il Câriyetü de. Asaratil cariyetü de. Yani ne demek istediği Oho! ohooo o kadar da kolay değil. Bazı asaralarda var ki Bazı âsaralarda var ki.

  116. 1:00:27

    hemen bulamazsınız. Ondan sonra kim sıktı, neyi sıktı, neresini sıktı? Failini, mefulünü, muzafını, masufunu ararsınız diyor. Beyzâbi ne demiş oluyor? Haliyle bize böyle demiş oluyor. Yaptığı işlem bize bu. Ev geldik. Buraya kadar ne manası verdik şimdi? Buraya kadar musarata ne manası verdik? Bulut manası verdik.

  117. 1:00:56

    Sadece bulut. Musarat neymiş? Sade bulut. Sade bulut. Öbürlerini unut. Tamam. Venzelna bizimdir de minel musarati. Şimdi mana veriyoruz. Birinci mana bitti. Ayeti bitirelim. Toparlayalım şimdi. Biz indirdik. Minel musarati rüzgarlar tarafından sıkıştırılıp da yağmur damlatması yaklaşan bulutlardan. İndirilen yer neresi yani musarat?

  118. 1:01:32

    Bulutlardan. Ama o bulutlarda manası vermek için neler lazım geldi? Ne mülazalarla o verilebildi? Neyi indirdik? Maen bolca suları. Müfrettir cevciye bizim miyaz suları gelir ama bu gibi yerlerde cins tutulur. Cins tutulduğu zaman cemi manası da verilir. Maen sular yani. Öyle sular geliyor. Suyu da dersin.

  119. 1:01:59

    Suyun cinsini yani. Bir damla su değil ki, katra değil ki bu. Fetcacen'e daha gelmedik. Fetcacen'e gelene kadar daha çok fırın ekmek yiyeceğiz. Fetcacen çok bolca dökülen. Fetcacen, sababen. Tamam mı? Onu vermeden evvel tabi önlere girdi, musaratı çözmeye uğraşıyoruz. Bolca dökülen demek. Ev yahut ev deyince ne anlayamamız lazım şimdi?

  120. 1:02:33

    Ev deyince şunu anlamamız lazım gelir ki musarata şimdi başka mana vereceğim demek istiyor. Ev ne demek? Ev yahut. Ne demek yahut? Birinci manada verdin musarata bulut ama şimdi ev yahut. Yani şimdi sana musarata başka mana vereceğim. Ne manası vereceğim? Ev yahut venzellaha biz indirdik. Minerriyahi rüzgarlardan.

  121. 1:03:01

    Şimdi buluttan indirdik deyince anlaşılması kolay. Rüzgardan indirdik deyince anlaşılması tabi yine izah gerektirecek. Bu sefer o izahları yapacak. Ev yahut da minerriyahi rüzgarlardan. Yine asaranın hemzesi ne için? Burada hain öğretici. Yine hain öğretici. Yani zaten söylüyor bak. Öyle rüzgarlardan indirdik ki hane yaklaştı.

  122. 1:03:29

    Leha o rüzgarla. Her rüzgar gidip de bulutu sıkıştırıyor mu? Onun için her öğle rüzgardan yağmur indirmeyiz. Ama hangi rüzgarlardan indiririz? Hane yaklaşmışsa leha o rüzgarlar için ne ente asfara sıkması, sıkıştırması neyi es-sehabe? Bulutları. O zaman ne diyor? Bulutları sıkıştırması yaklaşan rüzgarlardan.

  123. 1:04:06

    Burada hemzenin hain öğretici için olması değişmedi. Değişmedi ama bir şey değişti. Çünkü neden? Yukarıdakinde sıkıştırılması yaklaşan bulutlardan diyorduk. Mefhul. Burada ne diyoruz? Sıkıştırması yaklaşan rüzgarlardan diyoruz. Çünkü rüzgar zaten monsürdür. Anladınız mı farkı? Anladınız tamam. Ne olmuş?

  124. 1:04:37

    Tamam, iğne yaparız. İnsülin yapıyor da bir dakika. Sizin resminizi çekmiyorum, yanlış anlamayın. Yani yüzümü tanımayınca bu 4 saat, 5 saat, ve bunun görmemesi bunu da bozdu, yani bulandırıyor, bari tek bununla tüz bakayım diye, burada zaten %60 katarak var da, hepten tek bu kaldı diye katarağa da cesaret edip yaptıramıyorum.

  125. 1:05:28

    Bu sefer bunu bandajla kapattım yani, o şekilde size de öyle yapsaydım daha rahat göreceğim. Arkadaşlar dediler, ekranda dediler, apaçi gibi olur falan, onun için ben de bir şey yapmadım. Ondan sonra da, sabah da göze bant taktım, şeker yükseldi, kalktım oradan, efendim iğne yaptım, bu sefer gözümde bant olduğunu unuttum ya, iğne yapmıyor, basıyorum basıyorum yapmıyor.

  126. 1:05:53

    Çünkü yüzü tanımadı. Bandajlı ya, bandajı çıkart da diyor, suratını göreyim diyor, insülün kim kime yapıyorsun diyor, başkasına insülü mü yaptırıyorsun diyor, yani akıllı yapay zeka ya. Ama yapay zeka bir faka bastırdım da, tam bastıramadım da şu anda kayıt aldım ama, arkadaşlar bu kayıt biraz şey dedi, bilmiyorum yani, siz de akıllı adamsınız, gençsiniz,

  127. 1:06:19

    ben kendim de yapay zekaya bir şey girip çıkamıyorum da, bir yapay zeka şapa oturdun şimdi dedim ama, bir cevap verdi, çok yanlış bir cevap verdi bana, hem de dini bir meselede, dini meselede sakın ondan fetva almayın diye, bir şapa oturdum ama işte çok dertli bir şey oldu. Arapçada acayip bir şapa oturdu.

  128. 1:06:41

    Arap'ın biri sordu, tabii ben o videodan esinlendim, Türkçedeki aynı cevabı vermedi. Dedi ki, Ramazan bayramı ile Kurban bayramı aynı güne gelse, hangisinin namazını önce kılmak lazım dedi. Tamam dedi, ne cahilim bilmem ne, sana cevap veriyorum, şimdi dinle falan, Allah Allah, Arapça hani bile de konuşuyor, videoyu bir dinletsem mi, kafayı yersin.

  129. 1:07:07

    Benim telefonumda da adamın biri gönderdi, Şehr-i Rıza gönderdi. Şehr-i Rıza yazıyor ama Arapça yazıyor, onu da okuyamayacağın için. O da cevap veriyor, durdu şunları aç, şunları aç. Yahu diyor, yapay zekâ, Arapça güzel, bahane konuşuyor, ne güzel Arapça konuşuyor. Diyor ki, tabi mezheplere göre bu konu değişir diyor.

  130. 1:07:35

    O da soruyor, hangi mezhebe göre hangisi olur diyor. Hanifi ile Şafii Ramazan'ı önce kıl diyor. Han benim haliki Kurban'ı önce kıl diyor. O da bu sefer bir soru daha soruyor. Tabi diyor, necaizin diyor, her şeyi sor diyor. Efendim diyor, Arafa günü Ramazan'ın 15'ine gelse oruç tutsak mı tutmasak mı diyor.

  131. 1:07:57

    Yahu diyor Ramazan, bak onu doğru veriyor, Ramazan zaten her gün oruç tutmak lazım diyor, onun için Arafa günü de Ramazan'ın 15'ine gelmese diyemiyor. Yahu Arafa günü Ramazan'ın 15'i olur mu diyemiyor da, diyor ki yine tutman lazım diyor. Ama öbüründe hangisini önce kılarsan kıl diyor. Ha burada, bu ne?

  132. 1:08:18

    Ulan sizin burada şey diyor. Tabi şimdi neyin mezahibi, ulema'yı ne hakkında konuşuyor? Hadi şöyle ver. Yani böyle. Güzel, bulmuş. Ama ben bunu Türkçesinin işte, o birinci de öyle cevap vermedi. Dedi ki, Ramazan Bahri'nin kurbanı benim bir araya gelmez dedi. O zaman bir şey yapamadık. Ama öbüründe cevaba verdi.

  133. 1:09:33

    Onun için efendim, ne diyordum ondan? Yapay zekâdan, insanın vururken yararlanıyoruz. İşte efendim, yüzünü tanımıyor. Tanımayınca sen de yüzünü düzelt yani. Yani, bak burada bandaj var, anladık işte. Onlar da yararlanıyor. Ama din işine geldi mi işte böyle çuvallamalar veya kim doldurursa o dolar. Orada Vahabi biri bir şey dese, mezhepsiz biri bir şey dese

  134. 1:10:01

    cevap yarın ona göre döner falan, çok tehlikeli. Din işinde asafet var, sormamak, vermemek lazım diye söylüyorum yani. Şimdi Burada riyahtakinde de yine asaranın hemzesi haynunet için geldi. Ev yahut riyaha ikinci bir mana veriyor. O zaman asaranın hemzesi haynunet için değil. Ev yahut diyor. Niye yahut diyor?

  135. 1:10:34

    Riyahi rüzgarlar. Ev dediği zaman mana değişecek yani. E burada sehaip bulutlar anladık. Sonra ev dedi. Riyahi rüzgarlar anladık, değişti. Rüzgar başka, bulut başka. Ev dedi. O zaman yine değiştirmesi lazım. Yine dedi riyahi rüzgarlar. Ama değişti. Ne değişti şimdi? Hemzenin manası değişti. Hemze bu sefer haynunet için değil.

  136. 1:11:05

    Yani ev minel musrati bulutları sıkması yaklaşan rüzgarlar değil. Ev riyahi mutlak rüzgarlar ama öyle rüzgarlar ki zevatil easiri sıkma kabiliyeti içinde olan fırtınalı, boralı böyle hortumlu etrafı yuvarlıyor, döndürüyor, döndürüyor, döndürüyor ortasına alıyor, kaldırıyor. Yasar o demek. Kur'an'da da biliyorsun Yasarun fi narun fehterakadde efendim rüzgardan ki meseleli

  137. 1:11:43

    değil mi? Yasar geçiyor. Yasar hortumlu, boralı, fırtınalı demek. Bu manada benzerler, biz indirdik. Minel musrati hortumlu, fırtınalı, boralı, dolayısıyla bulutları tamamen sıkıp sıkıştıran rüzgarlardan indirdik de olabiliyor. O zaman bu hemze ne için oluyor? Sayruret için. Sayruret ne demek? Dönüştü demek.

  138. 1:12:21

    Dönüşüm. Bir halden bir hale nakil ve intikal demek. O zaman ne oluyor? Benzerler, biz indirdik. Minel musrati sıkıcı hale dönüşen sıkma sıkmaya başlayan sıkıcı sıfatına sahip olan rüzgarlardan oluyor. Yine rüzgarlar ama bulutu sıkması manasında değil kendisi fırtınalı ve hortumlu, boralı rüzgarlar.

  139. 1:12:53

    O da zaten öyle rüzgar olunca bulut zaten haydi haydi çünkü normalde bile bulutu sıkıştırıp yağdırıyor da bir de hortum hortum fırtına ortalığı döndürüp ortasına alıp kaldırırsa o zaman hepten yağdırır. Peki o zaman şöyle bir mana akla geliyor. O da nedir Hacı abi? Bulut rüzgardan inmiyor. Yağmurun bulut diyorum, yağmur diyecektim.

  140. 1:13:23

    Yağmurun inmesinin meddeyi, başlangıcı neresi? Bulut. Birinci mana bulutlardan anladık. İkinci mana rüzgarlardan da o zaman bir kopukluk oldu beynimizde. Hem de ona cevap veriyor. Ve innema ancak cü'let riyaha gidiyor hiye, altında hiye var. Riyah yani rüzgarlar kılındı. Bu ayette eğer monsurat riyah ise nedir kılındı?

  141. 1:13:54

    Mebdeen, başlangıç noktası. Ne için başlangıç noktası? Külşi inzali. Yağmur damlalarının inzali ve indirilmesinin mebdeyi, başlangıç noktası mebde, bedene başladı. Mebde ismi mekan, başlangıç mekanı mahalli yapıldı. Ne yapıldı? Rüzgarlar. Bu ikinci mana göre rüzgarlar, yağmurun inzalinin mebdeye yapıldı.

  142. 1:14:21

    Çünkü rüzgarlar külşi'u peydalandırıyor. Tünşi'ü Yani meydana getiriyor. Tabi münşi ancak Allah yaratan, yoktan yaratan ancak Allah'dan. Sebepler aleminde neyi? Es sahabe rüzgarları, şey bulutları. Es sahabe ne demekmiş? Bulutları, rüzgarlar, ne yapıyor? Efendim, inşa ediyor. Burada sebebiyet iki türlü ele alınıyor.

  143. 1:15:02

    Sebebiyet iki türlü ele alınıyor. Yani ne demek? Bir, âli, ona âli deniyor sebebiyette. Bir de maddi. Bir âli var. Âli, bir de maddi. İki türlü sebep, söz konusu ediliyor. Ediliyor ne? Çünkü rüzgarlar ne yapıyorlar? Tünşi'ü meydana getiriyorlar. Neyi? Efendim, es sahabe bulutları. Burada bakıyorum.

  144. 1:15:51

    Daha ne yapıyorlar? Vetüdirru akıtıyorlar. İdrardan geliyor. İdrar Türkçe'de, işte idrar yapmak, küçük abdest yapmaya deniyor. Aslında idrar, küçük abdest yapmaktan hiçbir alakası yok. Lügatta. Midrarada buradan geliyor. Ederra yudirru idraran. Ederra akıttı. Derra muzaffil. Ederra ifale döndü, müteaddi yaptı.

  145. 1:16:24

    Akıttı. Yudirru akıtır, idraran, akıtmak. Yursilis semâil gün midraran. Ama Türkçe'de küçük abdeste idrar deniyor. Yaparken akıyor diye, akış oluyor diye herhalde oradan oraya bir şey getirmişler. Yani. Dolayısıyla, bulutları, rüzgarlar, efendim, inşa ediyor. İnşa ediyor derken, burada şöyle bir mesele var.

  146. 1:16:57

    Efendi Hazretleri buyururdu ki, bulutlar nereden geliyor? Ve peydalanıyor. Sonra işte şimdiki şeyde, ne diyorsun adına, yerdeki sular sıcak oluyor. Sıcaktan nem oluyor, buhar oluyor. Buhardan tuman oluyor. Oradan o yükseliyor yukarıdan. Nasıl ki işte su yükseliyor. Tavandan nem oluyor, rutubetten damla oluyor.

  147. 1:17:24

    İniyor miniyor. Bu, yani ehli ilmin makbulü değil. O zaman hiç su olmayan çöllerde, kurak yerlerde hiç yağmur yağmaması lazım. Halbuki yağıyor. Hatta oralarda yağdığı zaman, arabalara götürecek seller oluyor. Dolayısıyla, ayet diyor şimdi, Su, yani yağmur, gökten mi? Aslı gökten mi iniyor? Başlangıcı gökten mi?

  148. 1:18:06

    Yerden mi? Ehli Sünnet ulema, gökten diyor. Çünkü ayet-i kerimede, Suyu semadan, o min ibtidaiye. Min ibtidaiye olunca, başlangıç noktasını gösteriyor. Min es-sema olunca, ma'en suyun ve yağmurun bidaiyet noktası. Min es-sema gökten geliyor. Yerden çıkmıyor. Ehli Sünnet'in görüşü budur. Ayette de böyledir.

  149. 1:18:35

    Ondan sonra, peki bulutlardan su geliyor. Ama Allah-u Teala, bulutsuz da yağmuru yağdırabiliyor mu? Yağdırıyor. Yine Efendi Hazretleri'den duydum. Sonra kitaplarda da gördüm. Hiç bulutsuz yağmur yağdığını gördü bir gün. Dedi ki, Ya Resulallah, Yağmur yağmıyor, bulut yok. Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu.

  150. 1:19:00

    Senin gözünden sebepleri kaldıran Allah hamdolsun. Yani bulut sebeptir. Esasen o sebep olmasa da Allah yağdırıyor. Bazen de bulutsuz yağdırıyor. Şimdi peki bulut, nereden peydalanıyor? Efendi Hazretleri bunu sorardı. İşte yine aynı palavralar, nemlenme, rutubetlenme, sıcaktan, bilmem ne, sulardan, bilmem ne, bulut, bilmem ne, bilmem ne.

  151. 1:19:31

    Efendi Hazretleri derdi ki, yalan söyledin. Niye? Ayet okuyun bakayım derdi. ve yunşu s-sahabe s-sigal Ve yünşiü sehabe siğal. Tünşiü, şimdi aklıma getirdi. Tünşiü fiil, aklıma getirdi bunları. Bunlar, Bunlar ilim. Ve-yünşiû inşa ne demek? Yoktan yaratmak demek. Ve-yünşiû yoktan icat ediyor. Neyi? Es-sehâbe bulutları, es-sigâle.

  152. 1:19:58

    Milyon, milyarlarca ton sularla ağır yüklü bulutları yoktan icat ediyor. İnşa buyurduğuna göre öyle Marmara Denizi'nden buhar kalkmış da bilmem ne olmuş. Oho! Geç o işleri. Peki. Bulutlara, Allah-u Teala bulutları yoktan icat ediyor. Tamam. Peki bulutlara isterse içine yok, o anda su peydah eder. Suyu da inşa eder.

  153. 1:20:29

    Ama sebepler aleminde suyu nereden getiriyor? Buluta suyu nereden getiriyor? Ve-yünezzilu min es-semâi min cibâlim fiyâ min berâdin. Öyle mi? He? Ve-yünzilü, ve-yünzilü. Orası inzâl fiyledir mi? Hafız yok mu la? Nur Sûresi'nde değil mi? Ve-yünezzilü min es-semâi min cibâlim fiyâ min berâdin. Orada ne diyor?

  154. 1:20:59

    Ve-yünezzilü indiriyor, min es-semâi gökten. Yine gökten, hep üstten, alttan çıkan bir şey yok. Göğün neresinden? Min cibâlim dağlardan. Fîhâ gökteki dağlardan. Orada da ne dağlar var? Kutuplarda dağlar var. Göklerde dağlar olmaz mı? Min berâdin, dolu dağlar var. Dolu var ya, yağıyor dolu, bembeyaz.

  155. 1:21:22

    Kar. Kar ve dolu dağlar var. O sen uludur. Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Ve beneynâ fevkakum seb'an şidâde. Yüce Rabbimiz buyuruyor. Ve beneynâ, biz bina ettik. Yaptık mı aslında geliyor. Fevkakum sizin üzerinize. Üzerinizde. Nehi seb'an yediği öyleydi ki şidâden şedidler, şedidince mi?

  156. 1:22:15

    Onun sıfatı oluyor. Şidâden şiddet kuvvet mağazasına geliyor. Yani çok güçlü bir yapı. Bina ettik buyuruyor. Orada halâknâ ve ceâlnâ vs. fiillerin kullanılmayıp beneynâ fiilinin kullanılmasında yani halâknâ demektir, yarattık. Fakat beneynâ buyuruyor. Böylece kökleri yerlerin üzerinde ve mahlukatın üzerinde çatılmış kubbelere teşbihen benzetmek için bina tabirini

  157. 1:23:12

    Rabbimiz kullanıyor. Nitekim bir evin işte efendim veya çadırın üstünün örtülmesi için, kapanması için yükseğe, yüksekte yapılan şeye yani tavan deniyor. Başka ayette de biz gökleri mahfuz korunmuş düşmekten, çatlamaktan falan korunmuş bir tavan yaptık. Buyuruluyor Enbiya Suresi'nin ayetinde. Dolayısıyla Bakara Suresi'nde yine buyuruyor

  158. 1:24:08

    Göğü bina yaptık buyuruyor. Oradaki binada sak tavan çatılmasına geliyor. Göğü bina yaptık buyurunca. Halbuki bina yapının tümüne deniyor. Bazılarına göre de özellikle alt tarafına deniyor. Temel kısmına falan bina deniyor ama bundan zıt düşer mi düşmez. Çünkü bina kelimesinin esveli beyte istimali yani vardır.

  159. 1:24:40

    Ama ittifaklı değildir, zayıftır. Dolayısıyla oradan alt yapım alt yapı, altlık çıkmaz. Böyle bundan zıt düşmez. E zaten öbür ayet-i kerime, ves semâ binaen. Semâ'yı bina yaptık işte. Demek binayı çatı mağazasında kullandığı o ayette sabittir. Esâkfen ve cânen semâ. Esâkfen'de de var. Burada da binaen'de de var.

  160. 1:25:04

    Âyet-i âyeti tefsir ediyor. Oradaki binanın mağazasında esâkfen demektir. Burada da fiil olarak vebenenây kullanıyor. Yani işte müfessirler olmasa veya işte çok ince düşünenler bunların hepsini bulabilir. Kur'an-ı Azimuşşan'daki bu tabirler. İşte semâ'nın yediği bina ettik. Orada da beneynâfili kullanıyor.

  161. 1:25:28

    Bakara'da binaen demiş. Mânâsâkfen olduğu anlaşılıyor. Vesâire. Çok acayip tabi bilmediğimiz daha dünya kadar tevâfuklar tesadüfler var diyemeyiz. Bunların hiçbiri tevâfuk ve tesadüf değildir. Kur'an'ın mucizâtındadır. Okuyanın, tefsir edenin âciz kalacağı hususlardandır. Semâ'nın yediği bina ettik diyor.

  162. 1:25:59

    Evet. Öyle yedi ki şidâden çok şiddetli olan. Bunun manası nedir diyor şimdi? Semâvâtin. Bir defa yedi göğü de bina ettik diye tefsir ediyor. Yani ne demek istiyor? Demek istiyor ki Seb'andaki tenvin, muzafın ilehten ivazdır. Seb'a semâvâtin idi. Semâvâ tâs edilerek ona delalet etmek üzere tenvin getirildi.

  163. 1:26:34

    Yedi kat semâ idi diyor. Şimdi şidâdenin manalarını veriyor. Öyle yedik gök ki ekviyâ'e bu da kavinin cevsidir. Gayrimüsariftir. Kuvvetliler. Kavi kuvvetten geliyor. Güçlü. Yine daha öyle diyebiliriz. Sıfatun bağda sıfat olur. Bir hafta ekviyan sıfat tabi ki olur ama semâvâtı da direk sıfat olur. Muhkemâtin.

  164. 1:27:03

    Onu da nasmâli kesreyle olduğu için Muhkemâtin'i okuyoruz. Yoksa yani Muhkemâtin'de nasmâlindedir. Muhkemâtin. İhkâm edilmişler. Tahkim. Türkçede kullanılıyor tahkim. Güçlendirilmiş. bir bina hasar görürsen onu güçlendirirsin. Bir de var ki bina yaparken güçlü yaparsın. Bu aradaki mana güçlü bulmuşlar.

  165. 1:27:35

    Çünkü Türkçede güçlendirilmiş dersen zayıfı da takviye yapıldı mağaza çıkar. Burada o mana meluz değildir. Muhkemâtin sabah sağlam yapılmışlar. Şimdi onu tesir ediyor cümleyi tesiriyeyle. Göklerin muhkem olması sağlam olması falan. Teessir etmez. Etmiyor. Yani etki bırakmıyor. Göklerin içerisinde, gökler hakkında ne?

  166. 1:28:11

    Teessir etmiyor. Bu ne olmuş? Muru'ru'd-dehri. murûr, uğraması, gelip geçmesi, Muru'r deher, uzun zaman, lâ yesrû tesrednur fîhâ teessir etmiyor. köklere ne murûrûd Göklere ne? tuhûrî Muru'ru'd-tühûri. Tühûr dehrin cemidir. Dehr uzun zaman demektir. Muru'ru'd-tühûri. Uzun zamanların geçmesi, yüzlerce, binlerce, hani öyle on binlerce atmosferden lüzum yok ama

  167. 1:28:51

    dünyanın ömrü yedi bin sene yani buyuruluyor. Zayıf da o Sâdî-i Şerîf. Hakîm-i Tirmizi hususunda rivayet ediyor. Dolayısıyla zayıf da olsa bir mesele hakkında bir hadis varsa akılla konuşulan felsefecilerin, astronomicilerin konuşmalarına tercih edilir. Çünkü ulema, fıkıhta bile öyle buyurur. Hadis zayıf bile olsa bir konuda re'ye, kıyasa tercih edilir.

  168. 1:29:23

    Onun için Öyle on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca sene, kırk milyon sene, kırk milyar sene falan. Bunlar sıfırları şaşırmaktan. İleri gelen palavralardır. Fazla sıfır koymaktan veya sıfırın yerini bilmemekten. Öyle bir şey yok. Âdem Aleyhisselâm'dan beri Adem Aleyhisselâm'dan beri insanlık var. Adem Aleyhisselâm'dan evvel 2.000 sene cinler var.

  169. 1:29:48

    Bu esin yani ne olacak? 9.000 Peki, hadis-i şerif Umrut dünyâ sebahatü eyyâ mü'min eyyâmil âhıra Dünyanın öbür ahiret günlerinden 7 gün ve'n-ni'mel ânde rabbike ke'lfü senetim min mâ te'uddûn Rabbin ne'zinde bir günsün, sadıklardan 1.000 sene kadar hesap çıkıyor. Peki, oradaki dünya dediği Adem Aleyhisselâm'dan itibaren başlatılandır.

  170. 1:30:14

    O da zaten 7.000 seneye doğru gidiyor. Artık zaten kıyamette Hazreti Mevlid-i Hüseyin'in üzülmesi yaklaşıyor zaten. İmam-ı Rabbânız'ın onların bu 1.000 içinde olacağını Hüseyin Aleyhisselâm'ın üzülü zaten Hazreti Mevlid-i Hüseyin'in zulmünden sonradır. Ve bunların bu 1.000'i geçmeyeceğini mektubatta açıkça beyan ediyor.

  171. 1:30:32

    Bu 1.000'i geçmeyeceğini açıkça beyan ediyor. Kıyamet geçebilir ama onların gelmesi geçmez. Onların da gelmesinden sonra kıyametin eli kulağında olduğu zaten. İkisinin toplam süresi 80 sene. Ondan sonra bazı halifeleriyle dünya devam ediyor. O da az bir süre. Yeniden dünya bozulmaya başlıyor. Zaten ondan sonra güneş doğma, batıdan doğma süreci başlıyor.

  172. 1:30:58

    Güneş batıdan doğmasına yine dünyada Müslümanlar teheccüd kılanlar var. Hafızlar, halimler var yani. Güneş batıdan sonra 120 sene bu da ribatlarda geçiyor kaynaklı. Yani ondan sonrası 50 sene, 100 sene, 200 sene kıyamet kopmaya gelebilir. Ama Hz. Mehdi'ler 1800'lerde 1700-1800'lerde olursa zaten ondan sonra 150-200 sene var.

  173. 1:31:24

    Ama İmamoğlu Hazretleri kıyamet bu 1.000'i geçmez buyurmuyor. Hz. Mehdi'nin üzülmesi bu 1.000'in içinde olacak diyor. Oradan sonra zaten çeviriyor. Bu 1.000'in içinde olacaksa onların tüm toplam süreci 80 sene. Yani İsa ashabı bittikten sonra 40 sene kalacak sayı hadislerde. Dolayısıyla süreç belli.

  174. 1:31:46

    7000 sene işte Adem ashabından tutarsan olabilir. Ama ondan evvel dünyanın 2.000 sene vardı cinler, vardı falan. O da ribatlarda cinlerin olduğu zaten etecağlü fiyâ men yusridu fiyâ yerde fesat çıkaracakları mı yaratacaksın? Nereden bilecekler? Önce cinlerle uğraştılar. 2.000 sene kadar. Oradan bilerek kıyas yaptılar.

  175. 1:32:11

    Etecağlü fiyâ diyemeleri. Nereden bilecekler? Çünkü evvelce cinler birbirine çok harp etmişler birbirine. İnsanlar da harp ediyor işte. Yani onu da katar. 2.000'de oradan gelmiş. Onun için Adem ashabı indiğinde dünya dedi ki sen geldin ama gençliğimi göremedin. Halbuki Adem ashabın domağında cennet gibi der ya.

  176. 1:32:36

    Diken yoktu. Kabil abini öldürene kadar hiçbir gülde diken yoktu. Hiçbir meyvede mayhoşluk yoktu, öksürük yoktu. Tamamen cennetli. Ama yine de gençliğimi göremedin dedi. Demek orada bir 2.000 sene gerisi var. Ama toplasan bunu bütün ribatları 9.000'de 10.000'de 10 milyar sene. Yuh! Siz ne manyak adamsınız.

  177. 1:33:00

    Nerede okudunuz bu kadar rezaletleri öğrendiniz ya. Böyle bir sıfır yanlış olur mu ya? Böyle bir şey olur mu ya? Şurada ben doğduğumdan buraya 60-63 sene 5 yaşımdan aklım başımda olsa Halis ne haldeydi, Marmara ne haldeydi, şu haldeydi, bu haldeydi. Marmara akvaryum gibiydi ya. Balıkları sayıyorduk biz altında, Murgaz'da çocuktuk.

  178. 1:33:22

    Marmara akvaryum gibiydi ya. Bizzat evdeki su gibiydi ya. Şu anda Marmara'nın durumuna bak ya. Yani 40-50 senede Marmara bu hale geldi. 40 milyar senedir ulan su mu kalır? Orada da ot mu kalır? Ocak mu kalır? Yemeğe lüfer mi kalır? Hamsi mi kalır ya? Eski hamsine yeni hamsi birbirine girdi yani. Eski tadı yok.

  179. 1:33:49

    40 milyar sene evvelden hamsi devam ediyor yani. 40 sene de devam etsin bundan sonra kaç sene sonra millet ne yiyecek, bir şey bulamayacak ya. Onun için dünya çabuk. Zahra'l-fesadu Filberi vel bahri karalarda denizlerde fesat çıktı diyor. Ta Kabil-i Habil'i öldürdüğü zaman. Ondan boyunca dünya son nefeslerini koca karı gebermek üzere yani.

  180. 1:34:12

    Sen daha neden bahsediyorsun ya? Onun için gökler sev'a semavatin yedi kat gökleri bina yaptık. Çok güçlü kuvvetli yaptık. Muhkemmatin çok sağlam bina ettik. Uzun zamanların geçmesi. İşte ne diyorum sana? Yani binlerce diyorum, yedi bin, dokuz bin sene falan, hemen hemen, tabii daha da yedi bin tamamlanmadı da, geçti.

  181. 1:34:52

    Bu da ne yapmadı? Dünyanın tavanına, sema tabakatına olumsuz bir etki yapmadı. Zaten Kur'an-ı Kerim gün, muhkemliği hakkında çok. Ondan sonra muhafaza var. Ondan sonra var. Çok. Mülk Sûresi'de zaten biliyorsunuz. Yani gözünü döndür, semaya bak, bir daha döndür, bir daha bak. Çatlak buluyor musun? İşte Vemâl-i Amin-i Furuç var herhalde mesela bak, çatlak buluyor musun?

  182. 1:35:41

    İşte vebal-i amin, furuç var herhalde Kaf Suresinde. Kaf Suresinde. Çok çok. Kur'an dolmuş bu. Gökte çatlak yok. Çok, çok. Kur'an dolmuş bu gökte çatlak yok, patlak yok, etkilenme yok, aşınma yok. Bu semayla ilgili çok ayet var. Bu da Allah'ımızın kuvvetinin bir eseri olarak kullanına, ayeti olarak göstergesidir.

  183. 1:36:02

    Tabii yerde bu durum, mesela gök hakkında bu çok var. Yer hakkında bu konuda bir ayet pek hatırlamıyorum. Yerin dehvi var, döşenmesi var, vs. onlardan bahsediliyor. Ondan sonra Dağlar hakkında var. Şam-ı Hâtin yüksek ulu dağlar var. Ondan sonra onların sabitliği zaten meydanda. Yerde etkilenmeler olmuş ve oluyor.

  184. 1:36:40

    Devamlı deprem oluyor. Sındırgı'da 17.000 depremi geçti. Yerin fiziki özelliklerinde de tesirlenme olmuş mu? Olmuş. Çünkü mesela bazı yerlerine bakıyorsun, depremler vs. münasebetlerle çatlaklar oluşmuş. Belki de kıtalar diyorlar mesela.

  185. 1:37:06

    Şimdi Avrupa ile Asya'nın arası bizim boğaz. Yani Avrupa ile Asya'nın arasıdır. Arasındaki sudur yani. İki kıtanın şeyi burası. Yani ayrılma noktası. Dolayısıyla yani bunun birleşik olduğu ve sonradan bu depremlerle ayrılmış olması benim aklıma çok yatıyor. Kuvvet ve muhtemel zaten çok fazla da bir eni yok.

  186. 1:37:35

    Çok fazla bir eni de yok yani. Dolayısıyla depremlerle vs. ile kıtalar ayrılmış olması. Rivayetlerde de geçiyor. Belki fizikçiler de, bilim adamlarından da, maddi bilim adamlarından da bazıları söylüyorlardır bunu. Ben onların ne dediğini bilmiyorum. Ama yerde etkilenme var. Bir tepe bakıyorsun ortadan kalkıyor.

  187. 1:38:00

    Ondan sonra dümdüz oluyor. Oradan yel geliyor, sel geliyor. Ondan sonra bakıyorsun tepenin boyu inmiş aşağı. Ondan sonra efendim yerlerde harfler açılıyor. Ne diyor onlara? Omruk mu ne? Konya'da çok oluyor. Kocaman gök gelenler için alınacak kadar dibine iniyor. Bütün bu etkilenmeler yerde görünüyor.

  188. 1:38:34

    Onun için göğün bir özelliği var ki diyor Lâ yuessirû fîhâ nurûrut duhûri Uzun zamanların geçmesi gökte etki yapmıyor. Ama yerde yapıyor. Gökte de olsaydı yere benzemez. Çünkü yerde olduğu zaman bölgesel oluyor. Belli bir kesimin kısmı ilgilendiriyor. Onlar da oradan uzaklaşıyor. Gidiyor başka bir tarafa. Ve yine bir rahatını, düzenini kuruyor.